Üyelik Girişi
Paylaşımlar
Ziyaret Bilgileri
Aktif Ziyaretçi1
Bugün Toplam47
Toplam Ziyaret307663
Namaz Vakitleri
    • Biz, ona şah damarından daha yakınız. (Kaf 16 )
    • Nefsini bilen Rabbini bilir (Hadis-i Şerif)
    • Ne ararsan kendinde ara,Kudüs'te Mekke'de Hac'da değil.(Hacı Bektaş Veli)
    • İlim ilim bilmektir,ilim kendini bilmektir.(Yunus Emre)
    • Bayram özünü bildi,bileni anda buldu,bulan ol kendi oldu sen seni bil sen seni(Hacı Bayram Veli)
    • Zatı Hakkı anla zatındır senin,Hem sıfatı hep sıfatındır senin,Sen seni bilmek necatındır senin,Gayri bakma sende iste sende bul (Niyazi Mısri)
    • O'nu senden dışarıda değil kendi nefsinde ara(Mevlana)

MUHYİDDİN İBNÜ’L-ARABÎ’DE MELÂMET TASAVVURU

MUHYİDDİN İBNÜ’L-ARABÎ’DE MELÂMET TASAVVURU

Kınamak, ayıplamak ve serzenişte bulunmak anlamına gelen melâmet,tasavvuf ıstılahında yaygın şekliyle, ‚Yaptığı iyilikleri (gösteriş olu endişesiyle) gizlemek, kusurlarını ise (nefsiyle mücadele etmek, aşağılamak için) açığa vurmak‛ olarak tarif edilir. Buradan da anlaşılacağı üzere melâmetin temel özelliği, riyâdan kaçınmak için gizliliğe riayet etmek ve şöhretten sakınmaktır. Bu  meyanda yapılan melâmet tanımlarında üzerinde durulan temel hususlar da iddia sahibi olmama, riyâdan sakınma, nefsi töhmet altında tutarak onun ayıpları ile meşgul olma, yaptığı amelleri görmeme şeklinde tezahür etmiş; bu hareket, anılan anlamları kasten ‚Melâm(et)îlik‛ veya kurucusu Hamdun Kassâr’a nisbetle ‚Kassârîlik‛şeklinde isimlendirilmiştir. Bahsedilen bu özellikleri nedeniyle melâmîler dış görünüşlerinden içhallerine intikal edilemeyecek hal, fiil, davranış ve sözleri seçerek avâm ile avâm, havâs ile havâs olmuşlar; gerçek durumlarını sezdirmemeyi, toplum içerisinde kıyafet ve görünüşle ayırtedilmemeyi anlayışlarının esası olarak belirlemişler, sırlarının açığa çıkmasından endişe ettikleri  ve insanların övgülerine yol açacak bir hal oluşunca nefislerinin gururlanmasından çekindikleri için bir taraftan bu hallerini gizlemeye çalışmışlar, diğer taraftan da nefisleri ile mücadele etmek için halkın öfke ve tepkisini çekecek, hatta zaman zaman kınama ve azarlamalarına neden olacak fiiller işlemişlerdir.

 

İbn Arabî’de Melâmî Neşve

İbn Arabî öncelikle,  Hak yolundaki  sâlikleri  tasnif ile başlar ve onları  üç kısma ayırır: Âbidler, sufiler ve  melâmîler. Bunlardan birinci grup olan âbidlerde zühd hali,  salih ameller ve nefsi kötü fiillerden uzak tutmak gibi davranışlar hakimdir. Bu insanların, haller, makamlar, ledünnî ilimler ve sırlar hakkında bir bilgileri yoktur. Bunlardan birisi bir şey okuyacak olsa bu, Muhasibî’nin  (ö.243/857)  er-Riaye’si veya onun yerine geçecek bir eserdir. İkinci sınıf ise, bütün fiillerin Allah’a ait olduğunu ve kendilerinin hiçbir şekilde eylemde bulunamayacağını müşahede eden sufilerdir. Bunlar, zühd, takva ve tevekkül konularına yaklaşımları itibarıyla âbidlere benzerler. Onlar da güzel ahlak sahibi ve fütüvvet erbabı olup; insanlara nail oldukları keramet ve harikaları gösterirler ve kendilerinin Allah katındaki derecelerini bilmelerine  sebep olacak herhangi bir şeyi izhar etmekten çekinmezler. Çünkü onlar, kendi iddialarına göre, Allah’tan başkasını görmezler. Bunlar, melâmîlere nisbetle nefis ve arzu sahipleridir. Üçüncü sınıf ise melâmîlerdir. Bunlar, Allah’ın kendisine yönelttiği bir  sınıftır. Allah, onlara bir göz ilişir de, kendisinden alıkoyar düşüncesiyle muhafaza etmiştir. Melâmîler sadece ve sadece Allah ile beraberdirler, bir an bile onun ibadetinden geri durmazlar. Rubûbiyet kalplerini istila ettiğinden dolayı, riyâsete karşı bir istek duymazlar.

Görüldüğü gibi İbn Arabî, insanları âbidler, sufiler ve melâmîler diye üçe ayırdıktan sonra, melâmîlerin en yüksek dereceyi işgal ettiklerini belirtir ve onların çeşitli özelliklerinden bahsettikten sonra ‚İşte bunlar ‘rical’in enyükseğidir‛ der.

 

İbn Arabî’nin bu yaklaşımından,  melâmîleri sufilerden farklı ve daha özel bir statüye yerleştirdiği anlaşılmaktadır. Melâmîler genellikle sufi gruplar arasında kabul edilseler de İbn Arabî’ye göre bu fırkanın kendine özgü bir karakteri ve manevî hayatı vardır. Aynı yaklaşım Sülemî’nin melâmet risâlesinde de görülmektedir. İlim ve hal erbabını üç gruba ayıran Sülemî bu gruplar hakkında şu bilgileri verir:

Birinci grup, hükümleri bilen, onları toplamak, muhafaza etmek ve yaymakla meşgul olan şeriat âlimleri, fakîhlerdir. Bunlar, havâssın ilgi alanıyla  uğraşmazlar; şeriatın temellerini koruyacak problemler ile uğraşan zâhir ehlidirler. Bu kimseler, dünyaya aldanmayıp, mal-mülk sevdasına düşmedikleri, amellerini ifsad etmedikleri sürece, muâmelâta dair hususlar ve bu hususları Kur'ân ve Sünnet ile temellendirmede danışılacak kişilerdir. Bunlar, şeriat âlimleri ve dinin önderleridirler. Bu şekilde davranmazlarsa onlara uyulmaz ve onlar işlerinin ehli olma özelliklerini yitirirler.

İkinci grup, havâs denilen, Allah'ın, kendini bilme üstünlüğünü verdiği gruptur. Allah onları halkın uğraşılarından alıp kendisine yöneltmiş olup, onların bütün iş ve istekleri Allah iledir. Bunların, dünya ve dünya işleri ile bir ilgileri yoktur. Bütün ilgileri Allah'a yöneliktir. Allah onlara lütuflarda bulunmuş ve onları işlerin aslına nüfuz etme gücü ile donatmıştır. Bütün varlıkları, düşünceleri ve gidişleri Allah içindir.

Üçüncü gruba ise melâmetîler adı verilir. Allah onların bâtınlarını kurb, ittisâl ve üns lütufları ile süslemiş, onları gaybın sırlarına erdirmiştir. Onların Hakk'tan ayrılmaları imkansızdır. Onlar cem', kurb, üns ve vuslat makamlarına ulaşınca Allah onların zâhir olmalarını istemeyip onları halktan gizlemiş ve halkla birlikteliklerinde uygulamış oldukları şeriat hükümleri ile uğraşma ve zâhir ibadetleri gibi görünür hallerini onlara göstermiş ve böylece cem'ü'l-cem' ve kurb halindeki durumlarını onlardan gizlemiştir. Bâtınların zâhire yansımadığı en üstün hal işte budur. Hz. Peygamber'in en üstün mertebeye ulaştıktan sonra halka döndüğünde onların zâhirdeki halleriyle konuşması ve yaşamış olduğu o kurb halinin zâhire yansımaması durumu buna benzer. Az önce bahsettiğimiz hal ise,

Musa (as)'ın, Rabb'i ile konuştuktan sonra kimsenin onun yüzüne bakmaya güç yetiremediği hale benzer. Bu son durum, ikinci gruba dahil olan sûfîlerin haline benzemektedir. Zira bu halde olan sûfîlerin bâtınları zâhirlerine yansır.

Sülemî burada sufileri Allah ile ilişkilerinde Hz. Musa’ya benzetmiştir.

Çünkü Hz. Musa hiç kimsenin kendisine bakamayacağı, Rabbiyle konuşurken bâtınını tesiri zâhirinde gözükmüştür. Allah ile ilişkilerinde  melâmîler ise Hz. Muhammed’e benzemektedir.  Zira O en ulvî dereceye yükseltildiğinde nail olduğu kurbiyet ve yakınlıktan sonra bile bâtını zâhirinde müessir olmamış, halka döndüğü zaman ise onlardan birisi imiş gibi dünyevî işlerinde onlarla sohbet etmiştir. İşte bu, ubudiyetteki en üstün haldir.

 

Kanaatimizce  İbn Arabî, Sülemî’nin yukarıda aktarmış olduğumuz değerlendirmelerinden büyük ölçüde istifade etmiştir. Çünkü O, Hz. Muhammed  de  dahil olmak üzere tüm peygamberleri melâmî taifeden saymış ve fakat bununla yetinmeyerek, melâmîlerin sahip oldukları makamın Hz. Ebu Bekir, Hamdun Kassâr, Ebu Saîd Harrâz  (ö.277/890)  ve Bayezîd Bistâmî (ö.261/875) gibi zevatın makamlarıyla aynı derecede olduğunu, bu makama da ‚makam-ı kurb‛ ve ‚makam-ı ilahi‛ denildiğini, bu derecenin üstünde ancak nübüvvet derecesinin bulunduğunu belirtmiş; hatta ‚Bizim halimiz

de budur  demek suretiyle kendisini de bu zümreye dahil etmiştir. İbn Arabî’ye göre velâyetin en üst derecesini ifade eden bu makam, ‚Sonra yakınlaştı ve sarktı, yay ile ok mesabesi gibi oldu makamıdır.

İbn Arabî’nin tüm peygamberleri melâmî taifeden kabul etmesi,  onunvelâyete bakışı ile alakalı bir durumdur.  Şöyle ki ona göre velâyet bütün peygamber ve rasulleri içerisine alacak bir kapsama sahiptir. Başka bir ifadeyle velîlik bütün manevî rütbelerin temeli ve hepsinde müşterek olan tek unsurdur: Bu aslında ilahî bir sıfattır. Hem peygamberlik ve hem de rasullükten daha umumidir; nübüvvet ve risâlet onun özel dereceleridir. Nebîlik ve rasullük geçici oldukları halde o, sürekli bir haldir. Dolayısıyla peygamberlerin melâmîliği, onların nübüvvetleri ile değil, velâyetleri ile ilgili bir özelliktir.

İbn Arabî, melâmî ismini Sülemî’nin anladığından çok daha geniş bir anlamda kullanmaktadır. Ona göre melâmî ismi, ne zâhidlerden belirli bir gruba ve ne de tasavvuf yolunda veya dinde belirli bir bakış açısına işareteder. Melâmîler bütün zaman ve mekanlarda yaşayan, kendine özgü nitelikleri olan ve ortaya çıktıkları durumun vaktine göre sayıları artan veya eksilen ehlullahtan bir grubun adıdır. Onların vatanları ne Horasan’dır ve ne de Nişabur; pirleri de ne Hamdun el-Kassar’dır ve ne de Ebu Hafs veya Ebu Osman el-Hîrî’dir. Gerçi İbn Arabî, bu makama ulaşanlar arasında, farklı tabaka ve bölgelere mensup Ebu Saîd el-Harrâz, Abdülkadir Geylânî, Ebû Yezîd el-Bistâmî, Ebussuud b. Şiblî gibi isimlerin yanında başta Hamdun Kassar olmak üzere Nişabur pirlerini de saymaktadır.

 Ona göre melâmîlerin özellikleri şunlardır:

Melâmîler, Allah'ın emirlerini yerine getiren diğer müminlerden fazladan bildikleri bir hal nedeniyle ayırt edilemezler. Onlar farz namazlara sadece nafileleri eklerler, çarşılarda dolaşırlar, insanlarla konuşurlar, farzları insanlarla birlikte eda ederler, her beldeye o beldenin insanlarına ait kıyafetlerle girerler, mescitleri mesken edinmezler, insanlar arasında dikkat çekmemek için Cuma namazının kılındığı mescitlerdeki yerlerini sürekli değiştirirler, konuştukları zaman Allah'ı murâkabe ederler, insanlar tarafından fark edilmemek için komşular dışındakilerle pek haşır-neşir olmazlar, bütün ihtiyaçlarını kendileri karşılarlar, Allah'ın razı olacağı şekilde çoluk-çocuğuyla şakalaşır ve haktan başkasını söylemezler. Ancak kalpleri ile insanlardan ayrılıp, Allah’la beraber bulunurlar, ilimde rusûh sahibi olup, Allah’a kulluktan bir an bile geri durmazlar, kalplerini rubûbiyet sultanı istila ettiği ve onun karşısında zelil bulundukları için, riyâsete tama’ etmezler, her makamın gerektirdiği şekilde amel ederler ve halktan gizlenirler. Onlar hiç şüphesiz Efendilerinin hâlis ve muhlis kullarıdır. İnsanlar arasında yerken, içerken, uyanıkken, uyurken ve konuşurken, devamlı surette Allah’ı müşahede ederler. Onlar, kalpleriyle Allah'tan başka bir mefhumla uğraşmadıkları ve bu şekilde kendilerini korudukları için ilâhî basamaklara varmışlardır. Onların konuşmaları, oturmaları, kalkmaları, bütün yaşantıları Allah iledir. İşte bunlar melâmîler olup, ricâlin en yükseği,talebeleri de en üstün olan kimselerdir.

Yukarıdaki metinden anlaşılan temel ilke, halleri gizleme ve insanların ilgi odağı olmaktan kaçınmadır. İbn Arabî, melâmîlerin halktan gizlenmeleri ve insanların aleyhlerinde konuşmalarına sebep olacak davranışlar sergilemeleri şeklindeki yaklaşımlarıyla da örtüşen bu tavırlarına, sözünü ettiğimiz iki nedenin dışında başka bir sebep bulmaya çalışır. Ona göre asıl sebep şudur: ‚Eğer onlar, Allah katındaki derecelerini insanlara açıklamış olsalardı, insanlar kendilerini ilahlaştırırdı. Bu bakımdan anılan kimseler, alelade insanlar gibi normal bir yaşantı sürerler:

 

Âbidler halleri ve yaşayışları ile, sufiler gösterdikleri harikuladelikler ve zâhidlikleri ile insanlar arasında seçilirken, melâmîler sıradan bir  insan görüntüsündedirler.

Melâmîler çarşılarda dolaşır, insanların içinde bulunurlar.Onların giysileri gizliliktir. Eğer bir yerde tanınacak olurlarsa hemen oradan ayrılırlar.

Fütûhât’ın tamamen melâmiyyeye ayrılmış 309. babında da açıklandığı

üzere, melâmilerin ismi Kıyâme suresinin en-Nefsü’l-Levvâme (kendini kınayan nefs) üzerine yemin edilen ikinci ayetinden gelmektedir.

 Onlara bu smin verilmesinin İbn Arabî’ye göre iki nedeni vardır: Birincisi, bu ismin onların talebelerine verilmesidir. Çünkü  bu talebeler, Allah huzurunda sürekli olarak nefislerini kınarlar ve sülûk esnasında kendisiyle rahatlayacakları bir amel bulamazlar. Çünkü ameller ile ferahlamak, amelin kabulünden sonradır; halbuki amelin kabul edildiğini talebe bilemez. Bu ismin büyüklere verilmesinin sebebi ise şudur: Onlar, insanların fiillerin Allah’tan olduğunu görmeyip, kimin elinde zuhur ettiyse ona ait kabul ederek, onlara göre fiilleri kendi aralarında zemmettiklerini ve kınadıklarını görmüşlerdir. Bunun için Allah katındaki mertebelerini ve hallerini gizlemişlerdir. İnsanların önündeki perde kaldırılıp, fiillerin Allah’tan olduğunu öğrenselerdi,  bir eylemi kendi elinde gerçekleştiği kişiyi ayıplamazlardı. Bu durumda onlara göre bütün fiiller değerli ve anlamlı hale gelirdi.

 

İbn Arabî’nin bu görüşlerinde vahdet-i vücuda işaret vardır. Melâmîlik düşüncesini de vahdet-i vücûd anlayışı çerçevesinde harmanladığını düşündüğümüz İbn Arabî, melâmî kelimesi ile genel anlamda, bir yandan inziva halinde iken, ibadet ve taat, riyazet ve mücahede ile meşgul olan, başkalarının tenkidini üzerine çeken zahirî davranışlarından dolayı melâmiyye adı verilen bir derviş fırkasının adı olmanın da ötesinde; bâtınî doktrinlerini kendisine saklayan, sırlarını halka hatta birbirlerine bile asla açıklamayan, velâyetin en üst mertebesinde bulunan kişileri kastetmektedir. Bunların kalplerinde yalnızca Allah vardır, O’nunla görür, O’nunla işitirler. Öyle ki kendi nefislerini bile unuturlar.

İbn Arabî’nin, yukarıda zikredilen görüşlerinden  de anlaşılacağı üzere melâmîler velî tabakaları arasında ilk sırayı almaktadır. Ona göre bu zümre, ‚Ehl-i tarikin sultanları ve imamlarıdır. Çünkü Hz. Muhammed de bu taifedendir. Onlar her şeyi layık olduğu yere koyan hikmet sahipleridir. Bu dünyanın hakkını bu dünyaya, öbür dünyanın hakkını öbür dünyaya vermişlerdir.

İbn Arabî’ye göre  melâmîler, kalplerinde Allah’tan başka bir varlık olmadığı için bu mertebeye ulaşmışlardır. Onların bütün sözleri Allah’a dairdir. Yönelişleri de O’nadır.

 Bu nedenle Peygamber Efendimiz de bu taife hakkında ‚Velîlerimden en gıbta edilenler, Rabb’ine en güzel şekilde yaptığı ibadetten haz almayan, gizli ve açık işlerinde Allah’a itaat eden, insanlar arasında ibadetiyle tanınmayı istemeyip, gözlerden uzak olan, haramlardan sakınanlardır.‛ diyerek adeta melâmîleri tarif etmektedir.

Melâmîlerin bu kadar özel bir  konumda olduğunu düşünen İbn Arabî, melâmet anlayışında temel esas olan gizlilik prensibi ile doğrudan bağlantılı olarak, onların sayılarının bilinmediğini, zamanla artıp eksilebileceğini dü-

şünmekte ve melâmî zümreyi ifade etmek üzere  Efrâd ve  Ümenâ kavramlarını kullanmaktadır. İbn Arabî’ye göre melâmiyyenin zirvesini teşkil eden efrâd,   mukarrebûn41 olarak nitelenmektedir ve makamları nübüvvet-i mutlakadır. Yani, nebilere ait ve Hz. Muhammed tarafından ‚mühür‛lenmiş nübüvvetten farklı olarak, şeriat getirmeyen ve fakat derece bakımından onun hemen altında yer alan nübüvvet makamıdır. Efrada ait olan ve dolayısıyla da  melâmîlere has nübüvvet-i mutlaka makamı her türlü velâyetin aşılamaz  zirvesini temsil etmektedir. Başka bir ifadeyle ‚Rasuller nebîlere göre  neyse‛ bu zirveye ulaşanlar da diğer velîlere göre odur.

Onlardan hiçbir harikulade hal zuhur etmez. İnsanlar kerametlerine şahit olmaz. Onlara hürmet gösterilmez, zira insanların görebileceği hiçbir faziletle temeyyüz etmezler< Allah onların kullukları ile insanlar tarafından bilinmelerini istemez. Onlar bu dünyanın gizlenmişleri, safları ve eminleridir. İnsanlar arasında onlardan saklanmışlardır. Onlar efrâddır.İbn Arabî’ye göre  melâmiyye içinden  seçkin  bir  olan  topluluk ümenâ ise, bu taifenin havâssı, halleri ise halkın mechulüdür. Çünkü  onlar mahlukatla  olan  muamelelerinde imanın genel gereklerine göre hareket ederek Allah’ın emrettiği ve nehyettiği konularda titizlik gösterirler ve farzlara riayet ederler.Bu topluluğa ümenâ isminin verilmesi, kendilerine tevdî edilen ilahi sırları ve hakikatleri, ehlinden başkasına ifşa etmediklerinden dolayıdır:

Bu öyle bir sırdır ki, Allah, kulları arasında ‘Ümenâ’ zümresinden olan edeb ehli kimselerden başka hiçbir ferdin ona yol bulması mümkün olmaz. Çünkü Allah’ın ‘Ümenâ’ denilen velîleri vardır ki onları kendisinden başka kimse bilmez. Ancak içlerinden bazıları birbirini tanırlar.

İbn Arabî’nin melâmet ehlini velîler hiyerarşisinde en üst makama yerleştirerek onları tamamen halktan gizli bir grup olarak tavsif etmesi, velâyet telakkîsini biraz daha gizemli hale getirmiştir diyebiliriz.

 

Mutasavvıfımızın melâmete dair değerlendirmelerinden belki de en dikkat çekeni, velayetin kemâlini temsil ettiğini belirttiği melâmîleri, kafirûnolarak tavsif etmesi ve hatta Kur’an’da kafirlere izafe edilmiş sıfatlarla tanımlamasıdır. KFR kökünün aslî manasından (gizlemek, örtmek) hareket eden İbn Arabî, ‚Onları uyarsan da uyarmasan da birdir, iman etmezler, Allah onların kalplerini ve kulaklarını mühürlemiştir, gözlerinin önünde de bir perde vardır‛ ayetlerinin işarî izahı sadedinde şöyle demektedir:Allah onların kalplerini mühürlemiştir, ki kalplerinde O’ndan başkası için yer olmasın. Onları sağır kılmıştır, ki bütün kelâmlardan ancak O’nun sözünü işitsinler. Gözlerini perdelemiştir, ki onlarla kendisine işaret eden şeylerden başkasını müşahede etmesinler.

Allah velî kulunun kalbini mühürlediği zaman oraya kendisinden başka bir varlık giremez. O, ‘Yere göğe sığmadım, kulumun kalbine sığdım buyurmuştur.

Bu şaşırtıcı izah, kaynağını İbn Arabî’nin defaatle ifade ettiği irfânî bir esastan almaktadır. İlk olarak Allah’ın Kur’an ve  Hadislerde kendisini biz kusurlu mahluklara ait sıfatlarla vasıflandırdığını hatırlatan İbn Arabî’ye göre zahiren menfî mana taşıyan vasıfların müsbet bir manaya da sahip oldukları açıktır ve Allah, ‚Velilerini düşmanlarının sıfatıyla gizlemektedir.Nitekim ulvî ya da  süflî olsun her bir isim ve her bir şey bütün hakikatini, hikmet-i vücudunu işte bu müsbetlikten almaktadır. Gölgenin varlığı ışığın varlığına delalet eder. Varolan hiçbir şey ilahi bir kaynak ve dayanak noktasından, bir müstened-i ilahiden mahrum değildir.

 

İnsanların, eşyaya takılıp kalması,  suretin ötesindeki varlığı görememesi nedeniyle bu hakikati anlayamayacaklarını ifade eden mutasavvıfımız,  söz konusu durumu anlamak için de melâmî olmak gerektiğine işaret eder. Çünkü  ‚Melâmîler eşyaya Hakk’ın tecelligâhı olarak bakarlar.

 

Kaynakça

el-Aclûnî,  İsmail b. Muhammed,  Keşfü’l-Hafâ ve Müzîlü’l-İlbâs amme’ştehera mine’l-Ehâdîsi alâ

Elsineti’n-Nâs, I-II, Dâru’l-Kütübi’l-İlmiyye, Beyrut 1988.

Afîfî, Ebü’l-‘Alâ, ‚el-Melâmetiyye ve’s-Sûfiyye ve Ehlü’l-Fütüvve‛,  Mecelletü Külliyyeti’l-Âdâb,

İskenderiye, 1945, I, 10-67.

---------, Muhyiddin İbnü’l-Arabî’nin Tasavvuf Felsefesi, çev. Mehmet Dağ, AÜİFY, Ankara 1975.

Chodkiewicz, Michel,  Sahilsiz Bir Umman Muhyiddin İbn Arabi,  çev.: Atila Ataman, Gelenek

yayıncılık, İst. 2003.

Çift, Salih, Hakîm Tirmizî ve Tasavvuf Anlayışı, UÜSBE (Doktora tezi), Bursa 2003.

Deladriére, Roger, ‚Les Premiers Malâmatiyya: ‘Les Gardiens Du Secret’ (al-Umanâ)‛, MelâmisBayrâmis, İsis yayınevi, İstanbul 1998, ss. 1-14.

el-Ferâhîdî, Halil b. Ahmed, Kitabü’l,’Ayn, I-VIII, Beyrut 1988.

Gölpınarlı, Abdülbaki, Mevlânâ Celâleddin, İnkılap Kitabevi, İstanbul 1999.

---------,  Tasavvuftan Dilimize Geçen Deyimler ve Atasözleri,  İnkılap ve Aka Kitabevleri, İstanbul

1977.

el-Harkûşî, Ebu Sa’d Abdülmelik, Kitabü Tehzîbi’l-Esrâr, haz. İrfan Gündüz, İstanbul 1990.

Hartmann, Richard, ‚Sülemî’nin Risâletü’l-Melâmetiyyesi‛, çev.: Köprülüzade Ahmed Cemal,

Darülfünun Edebiyat Fakültesi Mecmuası, İstanbul 1924, sayı: 6, ss. 277-322.

el-Hucvîrî, Ebu’l-Hasan Ali b. Osman, Keşfü’l-Mahcûb, Dâru’t-Türâsi’l-Arabî, Kahire 1974.

İbn Arabi, Ebu Bekir Muhyiddin, el-Futûhâtü’l-Mekkiyye, I-IV, Daru Sâdır, Beyrut, ts.

---------, Fusûsu’l-Hikem, çev.: Nuri Gençosman, MEB yayınları, İstanbul 1992.

----Lübbü’l-Lübb Özün Özü, çev.: İsmail Hakkı Bursevî,  sad.: Abdülkadir Akçiçek, Bahar

Yay., İstanbul 2000.

Kara,  Mustafa, ‚Melâmetiyye‛,  İÜİFM (Prof.Dr. Sabri Ülgener’e Armağan), İstanbul 1987, c.

XLIII, sayı: 1-4, ss. 561-598.

Sâdık Vicdânî, Tomâr-ı Turuk- Aliyye Birinci Cüz: Melâmîlik, İstanbul 1338.

es-Sehavî, Şemsüddin Muhammed b. Abdurrahman,  el-Mekâsıdu’l-Hasene fî Beyâni Kesîr mine’lEhâdîsi’l-Müştehira ale’l-Elsine, tahk.: Abdullah Muhammed es-Sıddîk, Dâru’l-Edebi’lArabî, Mısır 1956.

es-Sühreverdî, Ebu Hafs Ömer, Avârifü’l-Maârif, Beyrut 1966.

es-Sülemî, Ebu Abdurrahman, ‚Risâletü’l-Melâmetiyye‛, haz.: Ebu’l-‘Alâ Afîfî, Mecelletü Külliyeti’l-Âdâb, Kahire 1942, c. VI, ss. 47-105.

Şemseddin Samî, Kâmûs-u Türkî, İstanbul 1317.

et-Tirmîzî, Muhammed b. İsa, el-Câmiu’s-Sahîh, I-V, Mısır 1975.

Türer, Osman, ‚Melâmîliğe Dair‛, Türk Dünyası Araştırmaları, Aralık-1985, sayı: 39, ss. 25-51.

Uludağ, Süleyman, "Abdal", DİA, İstanbul 1988, c. I, ss. 60-61.

 

                                                         Ali BOLAT

                            Yrd. Doç. Dr., Ondokuz Mayıs Ü. İlahiyat Fakültesi


Yorumlar - Yorum Yaz
Takvim
Saat
Hava Durumu
Site Haritası
Döviz Bilgileri
AlışSatış
Dolar7.30957.3388
Euro8.65038.6850