Üyelik Girişi
Ziyaret Bilgileri
Aktif Ziyaretçi2
Bugün Toplam71
Toplam Ziyaret89569
    • Biz, ona şah damarından daha yakınız. (Kaf 16 )
    • Nefsini bilen Rabbini bilir (Hadis-i Şerif)
    • Ne ararsan kendinde ara,Kudüs'te Mekke'de Hac'da değil.(Hacı Bektaş Veli)
    • İlim ilim bilmektir,ilim kendini bilmektir.(Yunus Emre)
    • Bayram özünü bildi,bileni anda buldu,bulan ol kendi oldu sen seni bil sen seni(Hacı Bayram Veli)
    • Zatı Hakkı anla zatındır senin,Hem sıfatı hep sıfatındır senin,Sen seni bilmek necatındır senin,Gayri bakma sende iste sende bul (Niyazi Mısri)
    • O'nu senden dışarıda değil kendi nefsinde ara(Mevlana)
Fena Fillah(muhiddin arabi'nin lübbül lüb eserinden)

Haktan gayri cümle eşyanın helakini görüp, kendi dahi helak ve yok olup, tam bir yokluğa girerek, “fena fillah”a erer. Hakkın Cemalinden gayri bir şey kalmaz.

Hayli zaman bu yokluk haliyle kalır... Büyük cezbeye kapılır... Bu halde, ne zaman ve ne de mekân kalır... Ne felek ve ne de melek sözkonusu olur... O takdirde sadece Hakk kalmış olur...

 

İşte bu durumda VAHÎD ve KAHHAR olan ALLAH kendi kendine:

Kur’anı Keriym Mümin Suresi 40. sure 16. ayette;

 “Limenil ­mülkül yevme”

 “Bu anda mülk kimindir... ? Diye hitap eder...

Başka cevab verecek kimse olmadığından azametiyle yine kendi kendine cevab verir:

“Lillahi’l vahıdi’l kahhar”

“Vahid ve Kahhar Allah'ındır!..”

Arif tamamiyle tükenip, helak olup, bitmişken:

Cenabı Hakk kendi varlığından yeni varlık ve hayat verip; “sibgatullah”a yani “ilahî boyaya” boyar, böylece içinde ve dışında bulunan bütün sıfatları değişir!..

 

Kur’anı Keriym İbrahim Suresi 14. sure 48. ayette;  şöyle buyrulur:

Yevme tübeddelül ardu ğayrel ardı ves­semavatü ve berezü lillahil vahidil kahhar

“O gün yer başka bir arz ile, semalar da başka semalar ile değişir... Vahid ve Kahhar sıfatıyla Allah meydana çıkar...

 

O arife “Hakkani göz”, “Hakkanî kulak” ve “Hakkani lisan” verilir!.. Onunla yokluktan varlığa, ayıklığa geldiği zaman bütün eşyada lisansız olarak sual - cevaba başlar...

 

O tecelli halinde, ne ilim, ne marifet, ne şuur vardır; orası “mahv-ı mutlak” yani “mutlak yokluk” halidir... “sahv”e  geldiğinde, artık anlayışı ve bilişi tamdır!.. Ve yukarıda zikri geçen ayeti kerimenin manası, hal içinde açığa çıkar... Ancak dile getirmeye izin yoktur!.. dilsiz ve gönülsüz okurlar!.. Kulaksız duyarlar!..

 

Bu hal “İlm-el yakın” değil, onun üstünde “Ayn-el yakın” ve “Hakk-el yakın” halidir.

Arif, bu mertebeye erişince, “havf ve reca”dan yani “korku ve ümid”den kurtulur... İlham veren O, irşad eden O, hidayete erdiren de O olur!.

 

Ve yine Hazreti Şeyh buyurur ki:

[“Ehli keyfin bütün mezheblere, mülkü, ve makamata karşı tam bir anlayışı, idraki, ihatası vardır... Bunlar gerek ilahî, gerekse kevnî olsun hiç bir şeye karşı cahil değildir!.. İlmi tam ve kapsamlıdır... Allahu Teala veya zuhurları hakkında ne söylenirse, tam keşif sahibi olarak onu söyleyeni, hangi mertebeden ve ne makamdan aldığını ve söylediğini bilir... Ayrıca, söyleyeni de mazur görür ve yersiz görmez!.. Zira, bilir ki Hak Teala yersiz bir şey halketmemiştir...

Arifin bu görüşte olması Hak Tealanın bütün esmasına olan irfanından ileri gelmektedir... bilir ki, bütün mertebe ve makamlar “ilahi esma”nın icabıdır, ve bütün şeyler İlahî İsimlerin zuhur yerleridir... İlahi isimlerin mazharlardaki zuhuru, o zuhur yerinin istidat ve kabiliyetine göredir.” ]

 

Hak Teâla o irfan sahibine bütün isimleri toplamayı, lütfetmiştir. Böylece, bütün isimleri câmi, dairesi geniş ve ihatalıdır.

 

Hazreti Resülullah sallallahu aleyhi ve sellem buyururlar ki:

“Evvelü ma utîtü cevami-ül kelim...”

“Bana ilk verilen, kelimelerin tamamını anlama ve azla çok şey ifadedir.”

Bu da cümle özellikleriyle birlikte “esma-i ilahîye”dir, demek istemişlerdir.

 

O arif, peygamberlerin varisidir... “Hakikati Muhammedîye”ye vasıl olmuştur...

Allah’ın iradesiyle sen de bunları anlamaya çalış.

 

Muhyiddîni A’rabî hazreti yine buyurur ki:

[“Bir kemal sahibi “HU” dediğinde, dediği “O” kendisi olur ve izafi kişiliği tamamiyle ortadan kalkmış olur. Şunu anlar ki, bu hal “marifetullah” sırrındandır, herkes bunu bilmez... Ehlullahdan hiç bir kimse bu hale işaret dahi etmemiştir... Ya sırrı açma endişesinden, ya korkudan, yada tehlikeli olduğunu düşündüklerinden...

Zira, bu halde kuldan “tekvinullah” yani “Allah’ın yaratıcılık sıfatı” zahir olur; yani “HU” dediği zamanda O olarak!..

Zira, bu halde onu kulun lisanından söyleyen Allahu Tealadır!.. Buna, “tahtül lafz” yani gizli ifade denir, ki manası, söyleyende zahir; gayrıda ise, gizlidir...” ]

 

Bu halin hakikatini beyan için biraz daha açmak gerek...

Kemal sahibi “HU” dediğinde, o anda kendi varlığını tamamiyle ifna eder...

 

“Mutu kablel ente mut!,.”

“Ölmeden önce ol!.”.

Hadîs-i şerifi gereğince varlığını yok etmiş olur, ki bu da “ölüm” demektir... Bu “ölüm” ise irade ile olur...

Zahiren ve batınen varlığından eser kalmayıp, başsız ve ayaksız kendisini “HU” deryasına bırakır... Böylece boğulup yok olur!.. Nam ve nişanı kalmaz...

Bu devreden sonra kendisi “HU” olur... Çünki, katre deryaya düştü ve aynı derya oldu... “Deryay-ı HU”dan maksad, “deryayı Vahıdiyet”tir... “İlahi aşk”tır, “vücud-u mutlak”tır ve  “Nur deryası”dır...  “Birlik âlemi”dir.

 

Hazreti Resülullah bizleri irşad için dualarında şöyle derlerdi:

“Allahümmec’alniy nuran!..”

“Allahım beni nur eyle..”.

Zaten nurdu ama bizlere öğretmek için böyle diyordu...

Bilinmeli ki, kendini “HU”ya veren “NUR” olur...

 

Beyt :

      Varlığı Hakka verin, varlık Hakkın olsun hemin...

      Sen çık aradan, kalan yar ola, olasın emin...

 

Varlığını “HU”ya verenin, “HU”nun aynı olması acaib midir?..

Bir kimsenin ölüsü tuz gölüne düşse, aynı tuz olur ve temiz olur!

 

Böylece, iradeye dayanan bir ölümle, kendilerini “Hu”nun tuz deryası misali, varlığına bırakanlar, “HU” olup, “NUR” olup arınıp temizlenirler... Bu oluş imkansız mı?!..

“HU” demek Türkçede “o kimse” demektir; ancak burada kullanılışı ise, “Allah’ın Zatı” manasınadır. Yani... Cümle varlık, Hakkın “Ben” kelimesiyle kasdettiğini, varlık dahi “Hakkındır”, diye düşünür... Bütün varlığı, kendi de dahil olmak üzere “Zat deryası”na bırakır... Bu halde, Zat’tan başka hiç bir şey kalmaması gerektir...

 

“HU” ismine devam edenlere bilmek gereklidir ki, “HU”dan maksad, ifade ettiği müsemmadır... “HU” dediği zamanda, ne isim, ne resim, ne zaman, ne mekân, ve ne dahi nişan kalmayıp; Zat-ı “HU”da cümle varlığı ve haliyle kendini yok edip, abdin lisanından “HU” diyeni “HU” olarak bırakması gerekmektedir...

 

Beyt :

         Evvel ve ahir ne ki var HU imiş;

         Batın ve Zahir ne ki var HU imiş;..

 

Anlatılmak istenen mana hasıl olduktan sonra, “kul” adı altında, ister “HU” desin, ister “BEN” desin, ister “biz” desin, ister “onlar” desin mana hep aynıdır; murad “O’nun Zatı”dır!..

 

Muhyiddini A’rabı hazretleri şöyle buyurur:

“Anlatılmak istenen bu manaya bir çok arifler işaret bile etmemişlerdir; çünkü böyle icab etmiştir.”

 

Akla gelen şudur, ki kul, Hakkı “tekvin” etmiş olur “HU” dediği zamanda; arkadan, sözde, halk tekvini gelir.

 

Bunun hakikati şudur ki... “HU” diyen kimse, eğer “mürşid-i kamil”e yetişip kâmil olmuş değilse, burda hata yapabilir...

Yani, salik “saki-î hakikat” olan “mürşid-i kâmil” elinden aşk badesini içip, “fena fîllah” hasıl olmamışsa, “HU” dediği zamanda, kendi zannı ve tasavvuru, itikadı ve takyidi üzere Hakkı tahayyül ve tasavvur eder çünkü ıtlaka ermemiştir!..

Ve böylece de kendi tasavvuruna göre Hakkı sınırlar ve kayd altına alır!.. Dolayısıyla da “HU”yu tekvin ve icad etmiş olur ve bundan sonra da kendi peydah etmiş olduğu halika ibadet etmiş olur...

 

Gerçi Hadis-i şerifte şöyle buyrulmuştur:

“Ben kulumun indindeki zannı üzereyim...”

 

 Buna göre o zanda da Hakkın bir yüzü vardır, lakin kulun tekvini ile zannına göre zuhur edip yüz gösterir... Zira hiç bir mukayyed yoktur ki, mukayyed o mutlakın bir yüzü olmaya... Gerçi bu halde de kendini tekvin ve icad eden yine kendisidir; ancak, tekvin kuldaki zannın itikadına göredir... ve bu, “mukayyed mabud”dur, mutlak mabud değildir.

Bu hali düşünmek lazım gelir dediği, işte bu haldir, tehlikelidir!

 

Asıl kemal odur, ki kul “HU” dediğinde; tamamiyle varlığından soyunup, mahvolup, fena bula; “izafi benliği”, “ilahî benlik”te yok ola!..

Sonra, bir itikad, zan, kayd tahsisi ile kendini bağlamayıp, yönlerden hususi bir yön ile bağlanmaya... ancak bunlardan sonra, yönlerden hususi bir yön ile bağlanmaya... ancak bunlardan sonra, “mutlak rabb-ül erbab”a bağlanmış olur ve ibadete başlar... Aksi halde, kendi zannında yaratmış olduğu mabüduna ibadet etmiş olur...

 

Kur’anı Keriym Casiye Suresi 45. sure 23. ayette;  buna işaret eder:

 “Efereeyte menittehaze ilahehü hevahü”

 “Hevasını ilah edineni gördün mü?..”

 

Bunu çok iyi düşünmek gerekir...

 

 

  Lübbül-Lüb eserinden fenafillah

Muhiddin arabi

Paylaş |                      Yorum Yaz - Arşiv      3392 kez okundu

Yorumlar

hu     20/06/2013 20:11

yorum yapmaya gerek nehacet (kendi yazmış kenisi okumuş)yinede HU
Misafir -

Takvim
Saat
Hava Durumu
Anlık
Yarın
12° 17° 10°
Site Haritası
Döviz Bilgileri
AlışSatış
Dolar2.21332.2222
Euro2.76252.7736