Üyelik Girişi
Paylaşımlar
Ziyaret Bilgileri
Aktif Ziyaretçi1
Bugün Toplam49
Toplam Ziyaret307665
Namaz Vakitleri
    • Biz, ona şah damarından daha yakınız. (Kaf 16 )
    • Nefsini bilen Rabbini bilir (Hadis-i Şerif)
    • Ne ararsan kendinde ara,Kudüs'te Mekke'de Hac'da değil.(Hacı Bektaş Veli)
    • İlim ilim bilmektir,ilim kendini bilmektir.(Yunus Emre)
    • Bayram özünü bildi,bileni anda buldu,bulan ol kendi oldu sen seni bil sen seni(Hacı Bayram Veli)
    • Zatı Hakkı anla zatındır senin,Hem sıfatı hep sıfatındır senin,Sen seni bilmek necatındır senin,Gayri bakma sende iste sende bul (Niyazi Mısri)
    • O'nu senden dışarıda değil kendi nefsinde ara(Mevlana)
İSA KELİMESİNDEKİ HİKMET-İ NEBVİYYE(Bölüm 14)

İSA KELİMESİNDEKİ HİKMET-İ NEBVİYYE

Meryem’in suyundan veya

Balçıktan yapılmış beşer suretindeki Cebrail’in soluğundan

“Siccin” olarak adlandırdığın tabiattan,

Ruh, o tertemiz olanda (yani, Meryem’de), oluşa geldi [tekvin].

Bundandır ki, onda (bedeninde) tayin olunan ikameti uzadı

Bin yıldan fazla bir zaman kadar.

O ancak Allah’tan bir ruhtur

Yüce ve aşağı olanda etkide bulunmasını sağlayan

Rabbine olan nisbeti doğrulansın diye

Ölüleri diriltti ve çamurdan kuş inşa etti.

Allah onun cismini temizledi ve ruhunu tenzih etti

Ve tekvinde onu Kendine benzer kıldı.

Bil ki, ruhların kendilerine özgü olan niteliği, ilişkilendikleri bir şeyin canlılık

kazanarak, hayatın, ilişkilendikleri bu şeyden yayılmasıdır. Ve işte Samirî, bundandır

ki, resulün –ki o Cebrail’dir ve o da Ruh’tur– izinden bir avuç kadar aldı. Çünkü

Samirî (Musa’dan öğrendiğince) işin ne olduğunu (yani, Cebrail’in ruh olduğunu ve

ruhun dokunduğu yerde hayatın akmaya başladığını) biliyordu. İmdi, onun Cebrail

olduğunu anlayınca, üzerine dokunduğu şeyde hayatın akmaya başladığını bildi.

Böylece resulün izinden bir parça alarak, bunu buzağıya koydu. Ve buzağı

böğürmeye başladı. Çünkü buzağının çıkardığı ses, böğürmedir. Eğer, aldığı parçayı,

başka bir surete yerleştirseydi, (bir-olan-ruh, mahallin gereğince zahir olduğundan) o

suretten ancak o suretin kendisine özgü olan ses çıkardı ve bu sesin ismi de o surete

nisbet olunurdu — tıpkı, homurdanmanın deveye, gümürdemenin koça, melemenin

koyuna ve konuşmanın insana nisbet olunması gibi.

İmdi, hayatın, şeylere yayınmış olan kadarına “lâhut” (yani, İlahi Tabiat) adı verilir.

Ve “nâsut” (yani, İnsan Tabiatı) bu ruhun, kendisiyle kaim olduğu mahaldir ve

nâsut’a ruh ile kaim olmasından dolayı (mecaz olarak) “ruh” denilir.

Cebrail’in ta kendisi olan Ruhü’l-Emin Meryem’e kusursuz bir insan suretinde

göründüğünde, Meryem onu kendisiyle birleşmek isteyen bir beşer sanarak –bunun

izin verilmeyen bir şey olduğunu bildiğinden– kendisini bu adamdan kurtarması

için bütün varlığıyla Allah’a sığındı. Böylelikle, eksiksiz bir şekilde Allah’ın

huzurunda olmaklığa erişti, yani manevî ruha. Eğer Cebrail, bu durumda bulunan

Meryem’e o anda üfleyecek olsaydı, İsa –annesinin o anki halinden dolayı–

yaratılışının çirkinliğine kimsenin tahammül edemeyeceği bir kimse olarak ortaya

çıkardı. Ve Cebrail Meryem’e, “Ben yalnızca Rabbinin elçisiyim; sana tertemiz bir

çocuk bağışlamak için geldim” [Meryem Suresi, 19/19] dediğinde, Meryem’in

sıkıntısı geçti ve göğsü genişledi. İşte o anda Cebrail, İsa’yı ona üfledi. Cebrail,

Allah’ın Kelimesi’ni Meryem’e aktardı — tıpkı Resul’ün (sav) Allah’ın Kelamı’nı

kendi ümmetine aktarması gibi: “O, Allah’ın, Meryem’e ulaştırdığı kelimesidir ve

O’ndan bir ruhtur” [Nisa Suresi, 4/171].

(Bu üflemenin ardından) Meryem’de şehvet yayıldı. Dolayısıyla da İsa’nın bedeni

Meryem’deki gerçek sudan [mâ-i muhakkak] ve Cebrail’deki –nefesinin neminde

yayınmış olan– vehmî sudan [mâ-i mütevehhem] yaratıldı. Çünkü, canlı olan

bedenin nefesi, bir miktar su içermesinden dolayı nemlidir. Böyle olunca, İsa’nın

bedeni, vehmî sudan ve gerçek sudan yaratıldı [tekevvün]. Ve bu insan türünde

tekvin’in bildik şekilde olabilmesi için, (İsa’nın yaratılışı) annesinden ve Cebrail’in

insan suretinde görünmesinden [temessül] dolayı insan suretinde oldu.

Ve İsa, ölüye hayat verdi, çünkü İsa İlahi Ruh’tur. Ve hayat verme Allah’a ve üfleme

İsa’ya aitti — tıpkı üflemenin Cebrail’e ve Kelime’nin Allah’a ait olması gibi. İmdi,

İsa’nın ölüleri diriltmesi –bu dirilme onun üflemesiyle zahir olduğundan dolayı–

gerçek bir diriltmeydi. Ve ölüleri diriltmesinin kendisinden olduğu bir vehimdi —

diriltme Allah’tandı. Böyle olunca İsa, üzerine halk olunduğu kendi hakikatından

dolayı –ki İsa’nın vehmî su ve gerçek sudan yaratıldığını söylemiştik– gerçek

diriltmeyle [ihyâ-yı muhakkak] vehmî diriltmeyi [ihyâ-yı mütevehhem] kendinde

topladı. Bir yönden bakıldığında, diriltme ona gerçekleme [tahkik] yoluyla, ve bir

diğer yönden bakıldığında da vehim [tevehhüm] yoluyla nisbet olunur. “Ölüleri

diriltirim” [Âl-i İmran Suresi, 3/49] — bu, gerçekleme [tahkik] yoluyladır. Ve,

bundan önce, “O balçığa üflerim de, Allah’ın izniyle, o bir kuş olur” [Âl-i İmran

Suresi, 3/49] — bu da, vehim yoluyla diriltmedir. Yukarıda anılan ayette, “Allah’ın

izniyle” olan şey, “kuşun olmasıdır,” “üflemek” değil. Ama “Allah’ın izniyle” olanın

“üfleme” olması da olasıdır — (ki bu durumda, İsa’nın balçıktan yapmış olduğu şey)

duyumsal cismanî sureti dolayısıyla kuş olur (yoksa hakiki ruhani sureti dolayısıyla

değil).

Ve aynı şekilde, “Benim iznimle anadan doğma körü ve alacalıyı iyileştiriyordun”

[Mâide Suresi, 5/110] ayetinde de durum böyledir ve İsa’ya ve Allah’ın iznine ve

Kur’an’da buna benzer olarak “İznimle” ve “Allah’ın izniyle” biçiminde sözü

edilenin iznine nisbet olunan ne varsa hepsi böyledir (yani, bunlar, hakikat ve vehim

yönünden söylenmiştir). Eğer, “Allah’ın izniyle” olan şey “üflemek” ise, o halde

üfleyenin üflemesine izin verilmiştir (yani, izin verilen üflemenin kendisidir),

böylelikle (Allah’ın izniyle olan) bu üfleme yoluyla kuş yaratılır [tekvin]. Eğer

“Allah’ın izniyle” olan “üfleme” değilse, o halde, kuşun yaratılması Allah’ın izniyle

olmuştur — ki bu durumda “Allah’ın izniyle” olan, “kuşun olması”dır. Ve hiç

kuşkusuz, emirde (yani, İsa’nın yaratılışına yönelik İlahi Emir’de) vehim [tevehhüm]

ve gerçek [tahakkuk] olmasaydı, bu suret (yani, kuşa üflenmesi ve kuşun yaratılması

sureti), bu iki yönü kabul etmezdi — ama İsa’nın oluşumunun bunu vermesinden

dolayıdır ki, bu iki yöne (yani, vehim ve gerçeğe) sahiptir.

Ve İsa, öylesine bir alçakgönüllülük ile ortaya çıktı ki, cizyeyi alçakgönüllü bir

şekilde ödemelerini, kendilerine bir tokat atılacak olursa, öbür yanaklarını

çevirmelerini, tokat atan kimseye karşı gelmemelerini ve kısas talep etmemelerini

ümmetine bir şeriat kıldı. Bu alçakgönüllülük, ona annesi yönündendir. Çünkü

kadında aşağıdalık [süfl] sözkonusudur ve kadın, hükmen ve duyumsal olarak

erkeğin altında olmasından dolayı alçakgönüllüdür.

Öte yandan ise, kendisinde bulunan hayat verme ve iyileştirme yetisi, beşer

suretindeki Cebrail’in üflemesi yönündendir. Eğer Cebrail, beşer suretinde gelmeyip;

ister hayvan, ister bitki veya cansız olsun, başka bir unsursal varoluş suretinde

gelmiş olsaydı, İsa’nın –Cebrail’in geldiği bu surete bürünmedikçe ve bu surette

zahir olmadıkça– ölüleri diriltmesi sözkonusu olmazdı. Eğer Cebrail –kendi

tabiatının ötesine geçmeksizin, ki geçmesi sözkonusu değildir– unsurlar ve erkânla

ilişiği olmayan kendi nuranî suretinde gelmiş olsaydı, İsa, annesi yönünden olan

unsursal beşer suretinde zahir olduğunda değil, ancak bu nuranî tabiat suretinde

zahir olduğunda ölüleri diriltebilirdi.

Ve İsa, ölüleri dirilttiğinde ona “O’dur ve O değildir” denildi ve ona bakışta hayret

ortaya çıktı. Nitekim, bir beşerin ölüleri dirilttiğini gördüklerinde, düşünsel

kurgulamalarıyla akılyürütenler hayrete düştü — çünkü ölünün, yalnızca bedensel

olarak değil, aynı zamanda söz söyler olarak diriltilmesi ilahi bir niteliktir [hasâis-i

ilahiyyedendir]. Bakan kişi, beşer suretini ilahi etkiye bürünmüş olarak görünce

hayrete düştü.

Bu durum, bazılarını “hulûl”den sözetmeye ve ölüleri diriltmesinden dolayı da “o

Allah’tır” demeye götürdü. Bundandır ki, onlara “kafir” dendi — ve “küfür” örtmek

demektir. Çünkü onlar, ölüyü dirilten Allah’ı, İsa’nın beşerî suretiyle örttüler [setr].

Bundandır ki, Allahu Teala, “‘Allah odur, Meryem oğlu Mesih’dir’ diyenler kafir

oldular” [Mâide Suresi, 5/17] buyurdu. Bu kimselerin, bu sözleriyle (Mutlak Hakk’ı

yalnızca İsa’nın taayyününe özgü kılmalarından dolayı) hem hata etmeleri, hem de

(Hakk’ı İsa’nın beşerî sureti ile örtmekle) kafir olmaları, “o Allah’tır” demelerinden

olmadığı gibi, “Meryem oğludur” demelerinden de değildir — bu ikisini biraraya

getirip, “Allah odur, Meryem oğlu Mesih’tir” demelerindendir. Onlar, (İsa’nın beşerî

suretinin) ölüyü diriltmesinden dolayı, Allah’ı, “Meryem oğludur” sözüyle, o beşer

suretine indirgeyerek saptılar — ve o, hiç kuşkusuz Meryem’in oğludur.

Ama onların bu sözünü işitenler sandılar ki, bu sözü söyleyenler uluhiyeti surete

nisbet ettiler ve onu suretin aynı kıldılar. Halbuki onlar böyle yapmayıp, İlahi

Huviyeti işin başından (yani, İsa’nın zuhurunun başlangıcından itibaren) beşer

suretine özgü kıldılar — ki bu (suret de, onlara göre) Meryem’in oğludur.

Dolayısıyla onlar, sureti (yani, İsa’nın beşerî suretini) hükümden (yani, İsa’nın beşeri

suretinden ortaya çıkan ölüyü diriltme hükmünden) ayırdılar (ve böylece İsa’ya

bakıp, ‘bu beşerdir’ dediler; ölüyü diriltmesine bakıp, ‘Allah’a özgü olan bu halin

beşerden ortaya çıkması olmayacak bir şeydir’ dediler. Böylece: “Muhakkak Allah,

Meryem oğlu İsa suretindedir” dediler). Nitekim Cebrail beşer suretinde geldiğinde

üflemedi. Sonradan üfledi. Böyle olunca, suret ve üflemeyi ayırdı. Dolayısıyla,

üfleme suretten ortaya çıkmış olsa bile, suretin zatî bir niteliği değildir.

Böyle olunca, insanlar arasında İsa’nın mahiyeti hakkında görüş farklılıkları ortaya

çıktı. İmdi, beşer sureti yönünden ona bakan kişi, “O, Meryem’in oğlu Mesih’dir”

der. Ve beşer olarak görünen sureti yönünden ona bakan kişi, onu Cebrail’e nisbet

eder. Ve kendisinden ölüyü diriltmesinin zahir oluşu yönünden bakan kişi, onu ruh

yoluyla Allah’a nisbet eder ve “O, Allah’ın Ruhudur [Ruhullah]” der — yani o,

üflediği kimseye hayat verendir. Kimi zaman, edilgenlik çekimiyle, onda Hak

vehmolunur. Kimi zaman onda Melek vehmolunur ve kimi zaman da onda insanın

beşer olmaklığı vehmolunur. Böylece, kendisine bakanlar üzerinde bu yönlerden

hangisi egemense, İsa o yönde olur. Ve o Allah’ın Kelimesi’dir ve Allah’ın Ruhu’dur

ve Allah’ın kuludur. Ve beşerî duyumsal surette böylesi bir durum bir başkası için

sözkonusu değildir. Her kişi kendi babasına nisbet olunur [mensub], Kendi Ruhunu

beşer suretine üfleyene değil. Çünkü, gerçekte Allah insan bedenini düzenlediğinde

[tesviye], Kendi söyleyişiyle, “Ona şekil verdiğimde ve ona üflediğimde” [Hicr

Suresi, 15/29] — yani, ona Kendi Ruhu’ndan üflediğinde, onun varlığındaki ve

ayn’ındaki ruhu Kendisine nisbet etti. Ama İsa için, bu böyle değildir: onun

bedeninin düzenlenişi, Ruh’un üflenişinde içkindir — ki bu durum, sözünü ettiğimiz

gibi, başkaları için sözkonusu değildir.

Varolan herşey, Allah’ın sonu gelmez kelimeleridir, çünkü varolan herşey

“Ol”dandır ve “Ol” [Kün] Allah’ın Kelimesi’dir. İmdi, Kelime (mutlaklık ve ahadiyet

üzere olup, herhangi bir sıfatla sıfatlanmamış olan) O’na (yani, Hakk’ın Mutlak

Zatı’na) nisbet olunabilir mi — ki bu takdirde, (“Ol” Kelimesi’nin) mahiyeti

bilinemez (çünkü Hakk’ın kelamı, bu mertebede, Zatı’nın aynıdır). Ya da, Hak Teala,

“Ol” diyen bir surete mi nüzul eder — ki bu takdirde ise, “Ol” Kelimesi’nin, nüzul

ettiği ve zahir olduğu o suretin hakikati olduğu söylenebilir. Kimi arifler ilkinde

karar kılarken, kimi arifler de öbüründe karar kılmışlardır — arif olanlardan geri

kalanı ise bu meseleye (yani, “Ol” emrinin mutlak Zat’a mı yoksa mutlak Zat’ın

nüzul ettiği surete mi nisbet olunacağı meselesine) ilişkin olarak hayrete düşmüş ve

(bu iki itibardan hangisiyle hükmedeceklerini) bilememişlerdir. Ve bu mesele ancak

deneyimleme [zevk] yoluyla bilinebilir — tıpkı Beyazıd Bestamî de olduğu gibi. Ki o,

öldürdüğü karıncayı, üfleyerek (duyumsal olarak) dirilttiğinde üfleyenin kim

olduğunu bilerek üflemişti. Dolayısıyla Bestamî, İsevî görüye [meşhed] sahipti.

Manevî olarak diriltmeye gelince, bu diriltme ilim yoluyla olur. Böylesi bir dirilmeyle

elde edilen hayat; ilahî, zatî, ilmî ve nuranî bir hayattır ve buna ilişkin olarak Allahu

Teala şöyle buyurur: “Ölü iken dirilttiğimiz ve kendisine insanlar arasında

yürüyebileceği bir nur verdiğimiz kimse..” [En’am Suresi, 6/122]. Ölü bir nefsi,

Allah’ı bilmeye ilişkin ilmî hayatla dirilten bir kimse, bu nefsi ilim yoluyla

diriltmiştir ve bu kimse, sahip olduğu bu nurla (yani, ilim nuruyla) insanlar arasında,

yani suret olarak kendisine benzer olanlar arasında yürür.

Olmasaydı O ve olmasaydık biz (yani, ayan-ı sabitemiz) — olmazdı olan

Biz gerçekte Hakk’ın kullarıyız ve O bizim Mevlâ’mızdır.

Ve ben “İnsan” dediğimde, biz O’nun ayn’ıyız, anla öyleyse

Ve İnsan ile (yani, insanın beşer suretiyle) örtülü kalma —

(Hakk’ın varlığına delalet eder bir) delil verdi sana o İnsan.

Hak ol ve halk ol — Allah ile Rahman olursun böylece.

O’ndan aldığınla O’nun yarattıklarını besle

Ki böylece rahatlık verici

Ve (ruhun gıdası olan marifet ve hakikatleri insanlara saçmakla)

Güzel koku saçıcı olursun

Ve biz O’nunla bizde zahir olanı O’na verdik

Ve İlahi Emr O’nunla bizler arasında taksim edildi

Ve O bize (ruh üflemekle) hayat verdiğinde,

Kalbimi bilen ona hayat verdi.

Ve biz (kâmil insanlar) orada (Mutlak Hakk’ın tecelli-i akdesinden önce)

Oluşlar [ekvan] ve aynlar ve zamanlar idik

Ama (zat ve sıfat olarak Hakk’ın varlığında istihlakimiz) sürekli değildir bizde,

Ama böyleyizdir zaman zaman

Ve (Cebrail tarafından) unsurlardan oluşan beşer suretiyle ruhun üflenmesi işinde

bizim söylediğimize (yani, İsa’nın bedeni ve beşeri suretinin düzenlenişinin, ruhun

üflenmesinde içkin olduğuna) delalet eden şeylerden biri de, Hakk’ın, Kendi nefsini

“Rahmanî Nefes” ile nitelendirmiş olmasıdır. Ve bir sıfatla nitelenen herhangi bir

şey, bu nitelendiği sıfatın kendi bulunmaklığını gerektirdiği herşeyde bu sıfata

tabidir. Ve, nefesin, nefes vermeyi gerektirdiğini bilirsin. Bundandır ki, İlahi Nefes

alem suretlerini kabul etti. Böyle olunca, İlahi Nefes, alem suretleri için heyulanî

cevher gibidir. O halde İlahi Nefes, Tabiat’ın ta kendisidir.

Unsurlar, Tabiat’ın suretlerinden bir surettir. Ve unsurların üstünde olan ve bu

unsurlardan doğanlar da yine Tabiat suretlerindendir. Ve bunlar, yedi göğün

üstünde olan yüce ruhlardır [ervah-ı ulviyye]. Göklerin (gözle görünmeyen) ruhları

ve (gözle görülen) aynları ise, unsurlardır. Çünkü bu ruhlar ve aynlar, unsurların

dumanındandır ve ondan doğmuşlardır. Dolayısıyla, bu göklerden yaratılmış

[mütekevvin] olan melekler de unsursaldır [unsuriyyun]. Ve unsurların ötesinde

olanlar ise tabiatsaldır [tabîiyyun]. Ve bundandır ki Allahu Teala, yüce melekleri

birbiriyle uyuşmaz olmaklıkla nitelendirdi, çünkü onlar karşıtlıkları barındıran

Tabiat’tandırlar. Ve İlahi İsimler’deki bu karşıtlaşmalar, Rahman’ın Nefesi’nin

verdiği nisbetlerdir. Bu hükmün dışında olan (vahidiyet’teki) Zat’ın bu konuda

(alemin aslı olan Rahmanî Nefes’ten gani olmaklığıyla) nasıl alemlerden gani

olduğunu görmez misin? Aleme gelince, kendisini varedenin suretinde ortaya çıktı

— alem Rahmanî Nefes’ten başka bir şey değildir.

İlahi Nefes, kendisinde sıcaklık olduğunca yücedir ve soğukluk ve nem olduğunca

da aşağıdır [süflî]. Ve kendisinde kuruluk olduğunda sabit hale gelir ve yerinden

oynamaz — çünkü çökelme, soğuk ve nemli olana özgüdür. Görmez misin ki,

doktor, hasta bir kimseye ilaç içirmek istediğinde, öncelikle idrar kabına bakar.

Tortulanma olduğunu gördüğünde, olgunlaşmanın tamamlanmış olduğunu görür

ve olgunlaşmayı çabuklaştıracak bir ilaç verir. Ve tortulanma, tabiatındaki nem ve

soğukluktan dolayıdır.

Sonra, Allah bu insanın balçığını İki Eli ile yoğurdu ve bu İki El, birbiriyle karşıtlık

içerisindedir. Eğer bu İki El’in her ikisinin de Sağ El olduğunu söyleyecek olursan

(bu elbetteki doğrudur ama) ikisi arasında ayrım olduğu (da) açıktır — hiç değilse iki

el olmalarından dolayı bu böyledir. Tabiat’a, ancak kendisine uygun düşen –yani,

onun gibi karşıtlıkları barındıran– etkide bulunur. Bundandır ki, “İki El” dedi. Ve

Allah onu İki Eli’yle varettiğinde, Kendine izafe ettiği İki Eliyle, Kendine yaraşır bir

yön ile (yani karşıt İsimler ile) dokunuşundan [mübaşeret] dolayı, ona “beşer” adını

verdi. Ve İki Eliyle yaratması, insan türüne yönelik lütfundan dolayıdır. Böyle

olunca, ona secde etmekten geri durana, “İki Elimle yarattığıma secde etmekten seni

alıkoyan nedir? Gururlandın mı, yoksa yüce olanlardan mısın?” [Sâd Suresi, 38/75]

dedi. “Yüce olanlar” [âlîn] ile, tabii olmasına rağmen, nuranî oluşumu içerisinde

unsursal olmaklıktan yüce olanı kasteder. İnsan, kendinden başka diğer bütün

unsurlardan oluşmuş olanlardan, ancak beşer olmaklığıyla üstün oldu — çünkü o,

unsurlardan bu (İki El ile) dokunuş olmaksızın yaratılmış olan türlerden üstündür.

Böylelikle insan, arz ve semavat meleklerinden üstündür ve yüce olan melekler

[mele-i ala] ise, ilahi hüküm ile, bu insan türünden daha hayırlıdır.

İlahi Nefes’i bilmeyi dileyen kişi, alemi bilsin, çünkü nefsini bilen, gerçekte,

kendisinde zahir olan Rabbini bilir. Nitekim, alem Rahman’ın Nefesi’nde zahir oldu

ve bu Nefes’le Allahu Teala, İlahi İsimlerin etkilerini zahir kılmakla, etkileri zahir

olmamış bu İlahi İsimleri verdiği Nefes’le serbest bıraktı. Böyle olunca, O, Nefesiyle

varettiği şeyle (yani, alemin varedilmesiyle) Kendi nefsine bağışta bulundu.

Gerçekte, Nefes’in ilk etkisi yalnızca İlahi Hazret’te (yani, İlahi İsimler Hazreti’nde)

oldu ve daha sonra, varolan son şeye varıncaya dek (Nefes’in verilmesinden doğru)

genişlenme yoluyla aşağı doğru inmeyi [nüzul] kesintisiz bir şekilde sürdürdü.

Nefesin ayn’ında olan ne varsa,

gece karanlığından sonraki aydınlık gibidir.

(Aklî) delile dayanan ilim (keşf gündüzünü boşa geçirip)

Gün sonunda uykuya dalan kimseye özgüdür.

Bu kimse, Rahmanî Nefes’e ilişkin söylediklerimizi

Rahmanî Nefes’e delalet eden bir rüya sanır.

Ve bu söylediklerimiz, Abese Suresi’nin okunuşunda

Onu bütün sıkıntılardan kurtarır.

Ve O, ateşin peşinde olana (yani, Musa’ya) tecelli etti

Ve o, O’nu ateş olarak gördü, ama O

Sultanlar için ve gece karanlığında gezinenler için Nur’du.

Söylediklerimi anladıysan eğer,

Bil o halde fakir olduğunu

Eğer ateşten başka bir şey istiyor olsaydı

O’nu, istediği bu şeyde görürdü ve yüz çevirmezdi.

Ve, Hak Teala, “..ta ki bilelim..” [Muhammed Suresi, 47/31] makamındayken İsa

Kelimesi’ne, ona nisbet ettikleri şeyin (yani, uluhiyetin) doğru olup olmadığını –

bunları çok iyi biliyor olduğu halde– sordu ve ona şöyle dedi: “Sen insanlara, ‘beni

ve annemi Allah’tan başka iki ilah olarak kabul edin’ mi dedin?” [Mâide Suresi,

5/116]. Ve edeb gereği, soru sorulan kişinin sorulan soruya cevap vermesi gerekir. Ve

Hak Teala (ona “sen” biçiminde seslenmiş olmakla) bu makamda (yani, “sen” ve

“ben” biçimindeki ayrımlama makamında) ve bu surette (yani, ona yönelik bu soru

suretinde) kendisine tecelli ettiği için; hikmet, ayrımsızlamanın ta kendisinde [ayn-ı

cem] (“sen” ve “ben” biçimindeki bir) ayrımlama ile cevabı gerekli kıldı. Ve tenzihle

başlayarak, “Seni tenzih ederim..” [sübhaneke] dedi ve bu sözüne (ikinci tekil kişiye

işaret eden) “kaf” harfi ile sınırlama getirdi — ve bu, yüz yüze olmayı ve seslenişi

gerektirir. “..Bana yakışmaz..” –benliğimin Sen’den ayrı olmasından dolayı–

“..hakkım olmayan şeyi söylemek..” –yani, ne huviyetimin ne de zatımın gerektiriyor

olmadığı şeyi söylemek– “..Eğer, öyle demiş olsaydım, bunu bilirdin..” — çünkü

söyleyen Sen’sin ve bir şey söyleyen kimse, hiç kuşkusuz, ne demiş olduğunu bilir ve

Sen benim konuştuğum dilsin. Nitekim, Resulallah (sav) bize Rabbinden aldığı şu

ilahi haberi bildirdi: “Ben onun konuştuğu dili olurum.” Böylece Kendi huviyetini,

konuşanın dilinin ta kendisi kıldı ve sözü de kuluna nisbet etti. Sonra salih kulu

(yani, İsa), verdiği cevabı şu sözleriyle tamamladı: “..Sen benim nefsimde olanı

bilirsin, ve ben onda ne olduğunu bilmem..” Ve (bu sözle İsa’nın dilinden konuşan)

Hak, İsa’nın huviyetinden ilmi değilledi [nefy] — onun söz söyleyen [kail] ve etki

sahibi olması dolayısıyla değil, (onun huviyetinin) Kendi huviyeti olması dolayısıyla

değilledi. “..Gerçekte gaybı bilen Sen’sin, Sen!..” [Mâide Suresi, 5/116]. Böylece gaybı

ancak O’nun bildiğini belirttiğinde, sözünü desteklemek ve teyit etmek için “sen”

zamirini iki kez yineledi.

Böylelikle (verdiği cevapta) hem (“Seni tenzih ederim” diyerek) ayrımladı [tefrik]

hem de (“..Eğer, öyle demiş olsaydım, bunu bilirdin..” diyerek) ayrımsızladı [cem];

hem birledi [tevhid] hem çoğulladı [teksir]; hem (cem ve fark mertebelerindeki

ilimlerin bütününü Hakk’a özgüleyerek) genişletti hem de (kayıtlı ilimleri gerek

kendi nefsinden, gerekse başkalarından değilleyerek) daralttı. Sonra, verdiği cevabı

bitirmek üzere şöyle dedi: “..Ben söylemiş değilim onlara, bana söylememi emretmiş

olduğundan başka bir şeyi..” [Mâide Suresi, 5/117] — böylece, öncelikle (varlığı,

Hakk’ın varlığında yokolmuş olduğundan) o varlıkta olmadığına işaret eder bir

şekilde (bu sözü söyleyenin kendisi olmaklığını) değilledi; ve sonra, soruyu sorana

edeple cevap verme gerekliliğini ortaya koydu. Eğer bu şekilde cevap vermeyecek

olsaydı, hakikatlerin bilgisinden yoksun olmaklıkla nitelenirdi — ama o, böylesi bir

yoksunluktan uzaktır. Böylelikle, şöyle dedi: Bana emretmiş olduğundan başka bir

şeyi söylemedim ve (ayn-ı cem ve kurb-u feraiz makamında) benim dilimden

konuşan ancak Sen’sin ve (ayn-ı fark ve kurb-u nevafil makamında) Sen benim

dilimsin… Bu ilahi-ruhani tenbihin nasıl latif ve incelikli olduğuna bak!

(Sonra onlara şöyle dediğini söyledi:) “..Allah’a kulluk edin!..” Burada, kulluk

edenlerin kulluk edişlerindeki çeşitlilikten ve şeriatların çeşitliliğinden dolayı,

“Allah” adını kullanarak, O’nu başka bir özgül İsime [ism-i has] özgü kılmadı ve

bütün İsimler’i kendinde toplayan İsmi kullandı. Sonra, “..benim Rabbim ve sizin

Rabbiniz..” [Mâide Suresi, 5/117] dedi; çünkü, O’nun Rab-olmaklığıyla [rububiyet]

varolan bir şeye nisbeti, varolan başka bir şeye nisbetinden farklıdır. Bu nedenle,

“Benim Rabbim ve sizin Rabbiniz” biçiminde bir ayrım yaparak, bu farklılığa işaret

etti.

Ve, “..yalnızca bana emretmiş olduğun şeyi..” demekle de kendi nefsini emrolunan

olmaklığı halinde olurladı [isbat] ve bu, onun kul olmaklığından başka bir şey

değildir. Çünkü emir –yerine getirilsin veya getirilmesin– ancak emre uyabilirliği

düşünülen kimseye verilir. Ve (ilahi) emir, (emir verilenin, yani mezahir-i ilahiyenin

bulunduğu) mertebenin hükmüne göre indiğinden, belli bir mertebede zahir olan

herbir kimse, bulunduğu mertebenin hakikatının verdiği şeye boyanır.

Emrolunmaklık mertebesi için, her emrolunan kişide zahir olan bir hüküm (yani,

emreden kişinin emrine uyma) olduğu gibi, emretmeklik mertebesi için de her

emredende zahir olan bir hüküm (yani, emrolunan kişiye emir verme) vardır.

Ve Hak, “Namaz kılın!” [Bakara Suresi, 2/43] dediğinde, Kendisi emreden, yükümlü

kişi ise emrolunandır. Ve kul, “Rabbim, beni bağışla!” [A’raf Suresi, 7/151] dediğinde

ise, kulun kendisi emreden ve Hak da emrolunandır. İmdi, Hakk’ın verdiği emirle

kuldan istediği şey, kulun verdiği emirle Hak’tan istediği şeyin aynısıdır (yani, emre

uyulmasıdır). Bundan dolayı, bütün dualara icabet edilmesi –sonraya kalsa bile–

kaçınılmazdır. Ki, aynı şekilde, namaz kılmakla yükümlü olanlardan kimileri, namaz

kılmaya çağrıldıklarında, vakit içerisinde namaz kılmayıp çağrıya icabeti sonraya

bırakırlar ve kendileri için uygun olan daha sonraki bir zamanda kılarlar. Böylece,

niyetlenme ile olsa bile emre uymak kaçınılmazdır.

Sonra, “Ben onlar üzerine … idim” dedi ve, “Benim Rabbim ve sizin Rabbiniz”

dediğindeki gibi söylemeyip, “onların yanısıra, kendim üzerine … idim” demedi:

“Ben onlar üzerine, onlar arasında bulundukça, şehiddim..” — çünkü, nebiler,

ümmetleri üzerine, onların içinde bulundukları sürece şehiddirler. Ve şöyle

sürdürdü: “..Ve beni ölü kıldığında..” –yani, beni Kendine yükselttiğinde, onları

benden örtülü kıldın ve beni de onlardan örtülü [mahcub] kıldın ve benim

bedenimde değil ama onların bedenlerinde– “..onlar üzerine Rakîb oldun..” [Mâide

Suresi, 5/117] — çünkü Sen, gözetmeyi [murakabe] gerektiren görmekliği oldun

onların. İmdi, insanın nefsini müşahedesi, Hakk’ın onun nefsini müşahedesidir. Ve

İsa onu (yani, Hakk’ın onların maddi varlıklarındaki müşahedesini) “Rakîb” ismine

ilişkin kıldı, çünkü şuhudu (“onların üzerine şehid idim” sözüyle) kendisine ilişkin

kılmıştı. İmdi, kendisinin kul olması dolayısıyla İsa’nın İsa ve O’nun kendi Rabb’i

olması dolayısıyla da Hakk’ın Hak olduğu bilinsin için, kendisiyle Rabb’i arasında

bir ayrım koymayı dilediğinden, kendisinin “şehid,” Hakk’ın ise “Rakîb” olduğunu

söyledi. Böylece İsa, kendi nefsi sözkonusu olduğunda, kendi kavmini öne aldı ve

Hakk’a yönelik edebden dolayı onları kendisine yeğleyerek, “onlar üzerine

şehiddim” dedi. Hak’tan söz ettiğinde ise, Rabb’in mertebe yönünden önceliği

hakediyor olmasından dolayı, onları sona alarak, “..Sen onlar üzerine Rakîb oldun..”

dedi. Sonra İsa, “onlar üzerine şehiddim” dediğinde, kendisi için kullandığı “şehid”

isminin, gerçekte Rakîb olan Hakk’ın ismi olduğunu belirterek, “..Sen her şey üzerine

Şehid’sin..” [Mâide Suresi, 5/117] dedi. Ve burada, genelliğe işaret eden “her”

sözcüğünü, bilinmezlerin en bilinmezine işaret eden “şey” sözcüğünü ve Şehid

ismini getirdi — çünkü O, her bir müşahede olunan [meşhud] üzerine, bu müşahede

olunanın [meşhud] hakikatinin gerektirdiği şey ölçüsünce Şehid’dir. İmdi İsa, “Ben

onlar arasında oldukça onların üzerine şehiddim” dediğinde, kendi kavmi üzerine

Şehid olanın Hak Teala olduğuna dikkat çekti. Ve bu, Hakk’ın, İsa’nın cismindeki

şehadetidir. Bununla, Hakk’ın, İsa’nın konuştuğu dili, işitmesi ve görmesi olduğu

kesinlenmiş oldu.

Sonra İsa, hem İsevî, hem de Muhammedî olan sözü söyledi. Bunun İsevî olması,

Allahu Teala’nın Kitabında bunun, İsa’nın sözleri olduğunu bildirmesinden

dolayıdır. Ve Muhammedî olması ise, bu sözün belli bir mekânda Muhammed’den

(sav) ortaya çıkmasından dolayıdır — ve o, bu sözün, kendisinden ortaya çıktığı

yerde, bütün bir geceyi gün ağarıncaya kadar başka bir şey yapmayıp, bu sözü

tekrarlayarak geçirdi: “..Eğer Sen onları cezalandırırsan, onlar Senin kullarındır; ve

eğer onları bağışlarsan, Aziz ve Hakîm olan muhakkak Sen’sin, Sen” [Mâide Suresi,

5/118].

Burada, “onlar” zamiri, tıpkı “o” zamiri gibi, gayb-olmaklık zamiridir [zamir-i gaib].

Nitekim O, gayb-olmaklık zamirini kullanarak şöyle dedi: “Onlar kafirlerdir” [Fetih

Suresi, 48/25] — ve bu gayb, onların, “hâzır olan meşhud” sözüyle kastedilenden

(yani, Hak’tan) örtülü olmalarıdır. Ve (İsa), onları Hak’tan perdeleyen örtüden başka

bir şey olmayan bu gayb-olmaklık zamirini kullanarak, “Eğer onları bağışlayacak

olursan” dedi. Ve Allah, onları (İsa’nın diliyle) Allah’ın huzurunda

bulunmaklıklarından önce andı — (kıyamet günü) huzurda olmaklıklarına kadar

(onların hakikatleri ve zatî istidatları mesabesinde olan) maya, (vehmettikleri

varlıkları mesabesinde olan) hamurda tahakküm edebilsin ve hamur mayaya

dönüşebilsin diye.

“Çünkü onlar Senin kullarındır.” Ve burada, üzerinde bulundukları tevhidden

dolayı, seslenişi tek olana yöneltti [ifrad]. Ve nefslerinde tasarruf olmadığından

dolayı, onlardaki zilletten daha büyük bir zillet yoktur. Dolayısıyla onlar,

efendilerinin kendilerinden dilediği şeyin hükmü altındadırlar ve bu konuda

O’nunla herhangi bir ortaklıkları yoktur. Bundandır ki İsa, “Senin kulların” diyerek

O’nu tek kıldı [ifrad]. Ve “azap”la kastedilen, onların zelil olmaklığıdır ve kul

olmaklıklarından dolayı onlardan daha zelil olan yoktur ve onların zatları zelil

olmalarını gerektirir. Dolayısıyla (bu, şu demeye gelir:) “Sen onları kul

olmaklıklarından dolayı içerisinde bulunuyor oldukları zilletten daha büyük bir

zillete düşürmezsin.”

“Eğer onları bağışlayacak olursan..” –yani, karşı gelmeleri dolayısıyla hakettikleri

azaba düşmekten onları örtersen; yani onlar için, kendilerini azaptan örtecek ve

azaptan koruyacak bir örtü kılarsan– “..Sen muhakkak Aziz’sin..” – yani, koruyucu

ve kollayıcısın. Ve Hak Teala, bu İsmi kullarından birine verdiğinde, Kendisi “Azizkılıcı”

[Muizz] ve kul da “Aziz” olarak adlandırılır — ve bu durumda, bu kulunu

İntikam-alıcı’nın [Müntakim] intikamından ve Azab-edici’nin [Muazzib] azabından

korur. Ve İsa, daha önce söylediği, “Gaybları bilen muhakkak ki Sensin, Sen” [Mâide

Suresi, 5/118] ve “Her şey üzerine Rakîb Sen oldun, Sen” [Mâide Suresi, 5/117]

sözlerinin ifade biçimine uygun bir şekilde, sözü güçlendirmek için yineleme ile,

“Aziz ve Hakîm olan muhakkak Sensin, Sen” dedi.

(“Eğer onlara azab edecek olursan..” ve “Eğer onları bağışlayacak olursan..”

biçimindeki) bu sözler Resul’ün bir cevap almak için gündoğumuna kadar ısrarla

tekrarladığı bir dileyiş [sual] oldu; eğer dileyişi hemen kabul olunmuş olsaydı,

dileyişini ardarda tekrarlamazdı. Hak ona, cezalandırılma gerekçelerini, ayrıntılı

olarak [fasl] sundu. Ve o da, O’na her sunumda ve herbir ayn için, “Eğer onlara azap

edecek olursan muhakkak ki onlar Senin kullarındır; ve eğer onları bağışlayacak

olursan Aziz ve Hakîm olan muhakkak ki Sensin, Sen” [Mâide Suresi, 5/118] dedi.

Eğer bu sunumda, Hakk’ın öne aldığı ve Hakk’ın tercih ettiği şeyin neyi

gerektirdiğini görmüş olsaydı, (Hakk’ın dileğini öne alır ve Hakk’ın tarafını tercih

ederek) onlar için (yani, onların lehine) değil, onlar üzerine (yani, onların aleyhine)

dua ederdi. Bundan dolayı, Hak Teala, bu ayette ortaya konan Allah’a teslimiyeti ve

(günahları) O’nun bağışlayıcılığına havale etmeyi vurgulayarak, onların hakettikleri

şeyin bu olduğunu ona gösterdi.

Ve (hadis-i şerifle) varid oldu ki, Hak Teala dua eden kulunun seslenişini sevdiğinde

–geri çevirme sözkonusu olmaksızın, ona sevgisinden dolayı– duasını tekrarlasın

diye, duaya karşılık vermeyi geciktirir. Bundandır ki, “Hakîm” dedi — ve Hakîm,

her şeyi yerli yerine koyan; (kullarının) hakikatlerinin ve sıfatlarının istediği ve

gerektirdiği şeyi değiştirmeyen demektir. Hakîm, düzeni bilendir. Ve Resulallah

(sav), bu ayeti tekrar ederken, Allahu Teala’dan aldığı büyük bir ilim üzere idi.

Dolayısıyla, herkim bu ayeti ve diğerlerini okuyacak olursa, bu şekilde okusun;

yoksa, sessiz kalması daha yerindedir.

Allahu Teala, bir kulun herhangi bir konu hakkında söz söylemesini yerinde

bulduğunda; bu konuşmasını, ancak buna icabet etmeyi ve gereksinimi gidermeyi

dilediği durumda yerinde bulur. Dolayısıyla, hiç kimse, kendisi için yerinde

bulunanın (yani, duanın) içerdiği şeyin (yani, duaya icabetin) geciktiğini

düşünmesin. Tersine, Resulallah (sav), bu ayet üzerinde nasıl durmaksızın

uğraştıysa, kendisi de bütün hallerinde aynı şekilde durmaksızın uğraşsın; ta ki,

Allah’ın icabetini, zahirde veya batında veya Allah’ın dilediği herhangi bir şekilde

işitinceye kadar. Eğer O, dil ile ifade edilmiş bir karşılık verirse, kulağınla işittirir ve

eğer mana ile karşılık verirse içsel olarak işittirir.

  
2143 kez okundu

Yorumlar

Henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu yapmak için tıklayın
Takvim
Saat
Hava Durumu
Site Haritası
Döviz Bilgileri
AlışSatış
Dolar7.30957.3388
Euro8.65038.6850