Üyelik Girişi
Paylaşımlar
Ziyaret Bilgileri
Aktif Ziyaretçi1
Bugün Toplam49
Toplam Ziyaret307665
Namaz Vakitleri
    • Biz, ona şah damarından daha yakınız. (Kaf 16 )
    • Nefsini bilen Rabbini bilir (Hadis-i Şerif)
    • Ne ararsan kendinde ara,Kudüs'te Mekke'de Hac'da değil.(Hacı Bektaş Veli)
    • İlim ilim bilmektir,ilim kendini bilmektir.(Yunus Emre)
    • Bayram özünü bildi,bileni anda buldu,bulan ol kendi oldu sen seni bil sen seni(Hacı Bayram Veli)
    • Zatı Hakkı anla zatındır senin,Hem sıfatı hep sıfatındır senin,Sen seni bilmek necatındır senin,Gayri bakma sende iste sende bul (Niyazi Mısri)
    • O'nu senden dışarıda değil kendi nefsinde ara(Mevlana)


NUH KELİMESİNDEKİ HİKMET-İ SUBBUHİYYE-Bölüm 3

Bil ki, hiç kuşkusuz, hakikat ehline göre, Cenab-ı İlâhi’nin tenzihi, sınırlama ve kayıtlamanın ta kendisidir. İmdi, tenzih eden kimse ya cahildir, ya da gereken edebden yoksundur. Ama, böylesi cahil ve gereken edebden yoksun kişiler, tenzihi mutlaklaştırıp bu şekilde konuşurlarken şeriatlar çerçevesinde tenzih edip, tenzihte kalan, ve tenzihten başka (bir şekilde) görmeyen iman sahibi (de) gerçekte – bilincinde olmaksızın– edebe aykırı davranır ve Hakk’ı ve Resulleri yalanlar. Yaklaşımında isabetli olduğunu sanır, halbuki uzağa düşmüştür ve bu kimse, bir kısmına iman edip bir kısmını inkar eden gibidir. Gerçekte, ilahi şeriatların dilleri Hak’tan söylediklerinde, insanların geneli için kavramların ilk anlaşılan anlamı üzere söylediler; özelde ise bu aynı sözler –hangi dilde söylenmiş olursa olsunlar– o sözden çıkarılabilecek farklı anlamlar içerirler. Hak, yaratılmış olan her şeyde zuhur etmekte olduğundan, bütün kavramlarda zahir olan O’dur. Her anlaşılandan batın olan da O’dur — ve ancak, “Alem Hakk’ın sureti ve huviyeti, ve O’nun Zahir İsmidir” diyen kimsenin anlayışından batın değildir. Gerçekte Hak, mana yönünden, zahir olan şeyin ruhu olmasıyla batındır. Hakk’ın, alemin suretlerinden zahir olan şeye nisbeti, yönetici ruhun surete nisbeti gibidir. İmdi, insanın tanımında [had] –tanımı yapılan bütün diğer şeyler gibi– onun hem zahiri hem de batını gözönüne alınır. Hakk’a gelince, O (bütün suretlerin zahiri ve batını olduğundan) bütün bu tanımlar ile tanımlıdır. Ne var ki, alemin suretleri (sonsuz sayıda olduklarından) zaptedilemedikleri gibi, kapsanamazlar da — ve alemdeki herbir suretin tanımı, ancak bu suretlerden ortaya çıkan kadarınca bilinebilir. İşte bunun içindir ki, Hakk’ın tanımı bilinmiyor olarak kalır. Hakk’ın tanımı, ancak bütün suretlerin tanımının bilinmesiyle bilinebileceğinden ve bunun olması da olanaksız olduğundan, Hakk’ın tanımlanması olmayacak bir şeydir. Ve Hakk’ı tenzih etmeksizin teşbih eden kimse de hiç kuşkusuz Hakk’ı kayıtlayıp sınırladı ve O’nu bilmedi. Ve Hakk’ı bilmekliğinde tenzih ve teşbihi cem eden ve Hakk’ı bu iki vasıfla (yani, “zahir” ve “batın” ile) vasıflandıran kimse –nasıl ki kendi nefsini ayrıntılanmışlık [tafsil] yoluyla değil, ayrıntılanmamışlık [icmal] yoluyla biliyorsa– Hakk’ı da ayrıntılanmışlık yoluyla değil, ayrıntılanmamışlık yoluyla bilir. Çünkü alemdeki suretlerin kapsanamamasından dolayı, Hakk’ı bu iki vasıfla (yani, zahir ve batın vasıflarıyla) ayrıntılanmışlık [tafsil] yoluyla vasıflandırmak olanaksızdır. Ve bunun içindir ki, Nebi (sav) Hakk’ın bilinmesini nefsin bilinmesine bağlayarak, “Nefsini bilen, hiç kuşkusuz Rabbini bildi” buyurdu. Ve Hak Teala da şöyle buyurdu: “Yakında, O’nun Hak olduğu onlara apaçık olana kadar, ayetlerimizi ufuklarda..” –ve ufuklar senin dışında olanlardır– “..ve nefslerinde..” –ve bu da senin kendindir– “..onlara gösteririz” [Fussılet Suresi, 41/53]. Bu, senin Hakk’ın sureti olman ve O’nun senin ruhun olması dolayısıyla böyledir. İmdi sen, O’nun için cismani bir suret gibisin; ve O, senin için cesedinin suretini yöneten ruh gibidir. Ve tanım, senin hem zahirini hem de batınını kapsar. Çünkü geri kalan suret, kendisini yöneten ruh kendisinden ayrıldığında, insan olarak baki kalmaz; fakat bu suret hakkında, “o, insan suretine benzer bir surettir” denilir. Dolayısıyla bu suret ile, ağaçtan ve taştan yontulmuş olan insan sureti arasında fark yoktur; ve bu surete “insan” ismi genellemesi hakikat ile değil, mecaz iledir. Ve Hakk’ın (batın olmaklığıyla) alemin suretinden zevali asla mümkün değildir. Böyle olunca, Hak için uluhiyet tanımlaması –diri olduğundaki insanın tanımı gibi– hakikat iledir, mecaz ile değil. Ve insanın suretinin zahiri, kendisini yöneten ruhuna ve nefsine, kendi diliyle nasıl senâsını dile getirirse; aynı şekilde Allahu Teala da alemin suretini Hakk’ı hamdetmekle tesbih edici kıldı. Ne var ki biz, alemdeki suretleri kuşatamadığımızdan, onların tesbihini idrak edemeyiz. Böyle olunca, alemin suretlerinin hepsi Hakk’ın dilleri olup, Hakk’ın hamdını dile getirirler. Ve işte bunun içindir ki, “Hamd alemlerin Rabbi olan Allah’a mahsustur” [Fatiha Suresi, 1/1] dediler. Ki bu, hamdın sonuçları O’na döner, demektir. Dolayısıyla, senâ eden ve senâ edilen ancak O’dur. Yalnızca tenzih edecek olursan, kayıtlayıcı olursun; Yalnızca teşbih edecek olursan, sınırlayıcı olursun. Hem tenzih hem de teşbih edecek olursan, Dosdoğru yolda olursun ve bilgide imam ve seyyid olursun. İmdi iki varlıktan sözeden, ortak kılıcı oldu Ve (çokluğun ötesinde) tek olandan sözeden, bir’leyici oldu. Eğer ikileyici isen, teşbihten sakın! Ve eğer bir’leyici isen, tenzihten sakın! İmdi, sen O değilsin ve sen O’sun; Ve sen O’nu şeylerin ayn’ında Kayıtlanmamış ve kayıtlanmış olarak görürsün. Allahu Teala, “O’nun benzeri hiç bir şey yoktur” [Şura Suresi, 42/11] diyerek tenzih etti; “O, Semi ve Basir’dir” [Şura Suresi, 42/11] diyerek teşbih etti. Ve Allahu Teala, “O’nun benzeri gibi bir şey yoktur” diyerek teşbih ederek iki’ledi [tesniye]; “O, Semi ve Basir’dir” diyerek tenzih etti ve tek kıldı [ifrad]. Eğer Nuh, kavmi için (bu) iki daveti birleştirseydi, elbette kavmi kendisine icabet ederdi. Böyle olunca, onları apaçık olarak davet etti ve sonra gizleyerek [israren] davet etti. Sonra onlara, “Rabbinize tövbe edin ki, muhakkak O bağışlayıcıdır” [Nuh Suresi, 71/10] dedi. Ve Nuh, “Ya Rabb, ben kavmimi gece-gündüz davet ettim, bu davetim onları kaçırmaktan başka bir işe yaramadı” [Nuh Suresi, 71/6] dedi. Nuh, kavmi hakkında; kendi davetine uymalarının neyi gerektirdiğini bildiklerinden, yaptığı daveti duymazlıktan geldiklerini söyledi. Böyle olunca Allah’ı bilenler, Nuh’un kendi kavmini yergi diliyle övmekle neye işaret ettiğini bildiler; ve Nuh’ta Furkan olduğu için, onun davetine uymadıklarını da bildiler. Çünkü emr (yani, varlığın kendisi) Kur’an’dır, Furkan değil. Ve Kur’an’da bulunan kimse, Kur’an içinde olduğundandır ki Furkan’a yönelmez; çünkü Kur’an, Furkan’ı içerir. Bundandır ki, Kur’an ancak Muhammed’e (sav) ve ümmetlerin en hayırlısı olan onun ümmetine özgü kılındı. Ve Muhammed (sav), “O’nun benzeri yoktur” diyerek, tenzih ve teşbihi tek bir şeyde cem etti. İmdi, eğer Nuh, kavmine böylesi bir ayet getirseydi, ona uyarlardı. Çünkü tek ayette, hatta belki ayetin yarısında teşbih ve tenzih etti. Nuh aleyhisselam ise, gayb olan akılları ve ruhaniyetleri dolayısıyla kavmini geceleyin (batın’a) davet etti; ve aynı şekilde, zahir olan suretleri ve bedenleri dolayısıyla onları gündüzün (zahir’e) davet etti — ve davette, “O’nun benzeri yoktur” gibi cem etmedi. Böyle olunca, onların batınları bu Furkan’dan nefret etti ve onların kaçıp uzaklaşmalarını artırdı. Sonra Nuh (Hakk’a hitaben) kavmini, Hakk’ın Kendini onlara açımlamaklığına [keşf] değil, Hakk’ın onları Kendisiyle örtmekliğine [gafr ve setr] davet etmiş olduğunu kendinden bildirdi. Ve onlar, Nuh’tan bunu anladılar. Bunun için, parmaklarını kulaklarına tıkadılar ve elbiselerine büründüler — bütün bunlar, davet olundukları örtmenin [setr] suretidir. İmdi, onlar Nuh’un davetine söz ile değil, fiil ile uydular. Halbuki, “O’nun benzeri yoktur” ayet-i kerimesinde benzerin hem kesinlenmesi [isbat], hem de değillenmesi [nefy] vardır. Ve işte bunun için (yani, fark ve cemi, tenzih ve teşbihi birleyici olduğundan) Resulallah Efendimiz (sav) kendisine bütün kelimelerin verildiğini bildirdi. İmdi, Muhammed (sav) kavmini geceleyin ve gündüzün davet etmedi. Belki onları gündüzde geceye ve gecede gündüze davet etti. İmdi Nuh, (istiğfar ile maksud olan) hikmetinde kavmine şöyle dedi: (eğer siz, aklî tenzihin gereği üzere bana uyarsanız) “Hak Teala, üzerinize gökten yağmur gönderir..” –ve (bu yağmurlar) manalara ilişkin aklî marifet ve varsayımsal kurgulamadır [nazar-ı itibarî]– “..ve size mallar ile..” –yani sizi O’na meylettiren şey ile– “..yardım eder” [Nuh Suresi, 71/12]. İmdi, sizi Kendisine meylettirdiği zaman, O’nda suretinizi görürsünüz. Böyle olunca, içinizden, hiç kuşkusuz O’nu gördüğünü tahayyül eden kimse, arif değildir, olmamıştır; ve sizden hiç kuşkusuz nefsini gördüğünü bilen kimse ariftir. İşte bunun için, insanlar “Allah’ı bilenler” ve “Allah’ı bilmeyenler” olarak iki kısma ayrıldı. Ve “çocuğu” [Nuh Suresi, 71/21], (Allah’ı bilmeyenlerin) düşünsel kurgulamasının vardığı sonuçtur; ve iş, (ilahi) ilmin müşahedesine dayandığı için, düşünsel kurgulamanın sonuçlarından uzaktır, “olsa olsa ziyandır” [Nuh Suresi, 71/21]. İmdi, “onların ticaretleri kazanç getirmedi ve onlar doğru yola dönmediler” [Bakara Suresi, 2/16]. İmdi, kendi mülkleri (yani, kendi düşünsel kurgulamaları sonucunda elde ettikleri ilimleri) olduğunu tahayyül ettikleri herşeyi yitirdiler. Ve Hak Teala (mülke ilişkin olarak) Muhammedî olanlara, “Allah’ın sizi üzerine halife kıldığı şeylerden sarfedin” [Hadîd Suresi, 57/7] dedi. Ve Nuh’a ve Nuh ümmetinden olanlara, “Benden başka vekil tutmayın” [İsra Suresi, 17/2] dedi. Dolayısıyla, Nuh ümmetinden olanlar için mülke sahip olmaklığı ve Allah’ın bu mülke vekil olmaklığını kesinledi. Muhammedîler ise, mülk üzerinde halife kılınmışlardır, dolayısıyla Allah hem mülkün sahibi hem de onların vekilidir ve onlar mülke ancak halife olmaklıkları bakımından sahiptirler. Böylelikle –Tirmizi’nin dediği gibi– Hak, Mülkün Meliki’dir. (Ve, Nuh’un davetine karşı,) “büyük hileyle aldattılar” [Nuh Suresi, 71/22]. Çünkü Allah’a davet, davet edilene hiledir. Çünkü O, (davet olunanın) bir öncesinde yok değildir ki, (davet olunan,) bir sonraya davet edilsin. “Allah’a davet ediyorum!” [Yusuf Suresi, 12/108] — işte bu, hilenin ta kendisidir. Ama Nebi (sav) bunun “basiret üzerine” [Yusuf Suresi, 12/108] bir davet olduğunu söyleyerek bütün her şeyin (yani, davet eden kişinin gözünde; davet eden, davet edilen, kendisine davet olunan ve kendisinden davet edilenin tek olup, bütün bunların) Allah’a mahsus olduğunu tenbih etti (böylelikle, Muhammedî davet Furkan’a/fark’a değil, Kur’an’a/cem’e olduğundan dolayı bir hile değildir). Böyle olunca, Nuh onları hileyle davet ettiği gibi, onlar da (bu davete) hileyle uydular. Ve Muhammedî olan geldiğinde, bildi ki hiç kuşkusuz Allah’a davet, O’nun Huviyeti dolayısıyla değil, ancak İsimleri dolayısıyladır (yani, davet Celal İsminden Cemal İsmine doğrudur). Bundandır ki Hak Teala, “Biz o gün itaat edenleri güruhlar halinde Rahman’a doğru bir araya toplarız” [Meryem Suresi, 19/85] buyurarak, (ayetin Arapça yazılışındaki) bir şeye doğru olmaklık anlamına gelen “ila” ön-ekini, İsim’e (yani, Rahman İsmine) bitiştirdi. Öyleyse, biz bildik ki, alem (rububiyet yönünden) itaat edenlerin itaatkar olmalarını gerektiren bir İlahi İsmin (yani, “Cebbar” İsminin) kuşatması altındadır. İmdi, hilelerinde, “İlahlarınızı terk etmeyin; ve Vedd’i ve Süva’yı ve Yeğus’u ve Yauk’u ve Nesr’i de terk etmeyin” [Nuh Suresi, 71/23] dediler. Eğer ilahlarını terketmiş olsalardı, ilahlarını terk ettikleri ölçüde Hak’tan cahil olurlardı — çünkü Hakk’ın herbir ibadet olunanda bir vechi vardır. Bunun böyle olduğunu, bilen bilir ve bilmeyen bilmez. Ve Hak Teala Muhammedî olanlara şöyle buyurdu: “Senin Rabb’in ancak O’na ibadet etmenize hükmetti” [İsra Suresi, 17/23]. İmdi, ilim sahibi olan, ibadet olunanın kim olduğunu ve hangi surette zahir olduğu için kendisine ibadet olunduğunu bilir. Ve, hiç kuşkusuz ayrımlama [tefrik] ve çokluk [kesret] beşerin duyumsanabilir suretindeki uzuvların ve ruhani suretindeki manevi yetilerin çokluğu gibidir. Böyle olunca, herbir ibadet olunanda Allah’tan başkasına ibadet olunmadı. Dolayısıyla kulun aşağı düzeyde olanı, onda uluhiyet tahayyül eden kimsedir. Eğer bu tahayyül olmasaydı, taşa ve ondan başkasına ibadet olunmazdı. Ve işte bunun için Hak Teala şöyle buyurdu: “De ki: tapındıklarınızı isimlendirin” [Ra’d Suresi, 13/33]. Bunu yapacak olsalardı, ibadet ettikleri şeyleri “taş,” “ağaç” ve “yıldız” olarak isimlendirirlerdi. Ve eğer onlara, “Kime ibadet ettiniz?” denilse, “bir ilaha” derlerdi — “Allah’a” ve “İlah’a” demezlerdi. Ve kulun yücesi, onda uluhiyet tahayyül etmeyip, buna (diğer her şey gibi) bir ilahi tecelli mahalli olmaklığıyla hürmet edilmesi gerektiğini söyleyerek, uluhiyeti ona özgü kılmaz. Tahayyül sahibi olan aşağı düzeydeki kul ise, “Biz bunlara Allah’a yakınlığımızı artırsınlar diye taparız” [Zümer Suresi, 39/3] der. Ve yüce olan kul şöyle der: “Sizin ilahınız ancak tek ilahtır..” –dolayısıyla, nerede zahir olursa– “..O’na boyun eğin. O alçakgönüllü kimselere..” –yani, tabiat ateşi sönmüş olanlara– “..müjdele!” [Hac Suresi, 22/34]. İmdi onlar (yani, tabiat ateşi sönmüş olanlar), “ilah” dediler ve “tabiat” demediler. Nuh kavminden olanlar ise “birçoğunu dalalete düşürdüler” [Nuh Suresi, 71/25], yani, onları, Bir [vahid] olanın vecihleri ve nisbetlerinin çokluğu yoluyla hayrete düşürdüler. Ve Kitab’a vâris kılınıp seçilmişlerden olan, nefslerine “zulmedenler” çoğaltmadılar. Ve böylesi bir kimse, üçün ilkidir — ve Hak onu, “orta yolu tutan” ve “öne geçen”den önce andı [Fâtır Suresi, 35/32]. Ancak şaşırmış olarak [dalalen] yani hayret içerisinde çoğalttılar. Nitekim Muhammedî olan, “Sana olan hayretimi artır!” dedi. Her ne vakit onlara aydınlık olsa (yani, Hak ahadiyet nuru ile tecelli edip aydınlatsa), onun içinde yürürler; ve üzerlerine karanlık basınca (yani, çokluksal taayyünat perdelerinin karanlığı çöktüğünde, hayret içerisinde) dururlar [Bakara Suresi, 2/20]. İmdi, hayret ehli için devr vardır ve devrî hareket daire merkezinin çevresinde olup, ondan ayrılmaz. Ve uzayıp giden yolda olanlar, amacın dışına yönelirler. Böylesi bir kimse, hayal ettiği şeye taliptir ve amacı da o hayaldir — dolayısıyla onun için bir yerden doğru olmaklık ve bir yere doğru olmaklık ve o ikisinin arasındaki şey vardır. Ve devrî hareket sahibi için başlangıç yoktur ki, ona, bir yerden doğru olmaklık gereksin. Ve onun için amaç yoktur ki, ona, bir yere doğru olmaklık hükmetsin. Böyle olunca onun varlığı en eksiksiz ve en kâmil olandır. Ve ona kelimelerin ve hikmetlerin toplamı verildi. Günahları (yani, kendilerini Hak’tan ayrı varlıklar olarak görme günahları) dolayısıyladır ki, bu günahlarından geçerek Allah’ın ilim deryalarına garkoldular — ve bu da hayret denilen şeydir. İmdi onlar suyun kendisinde (yani, ilm-i billah’ta) ateşin içine (yani, vahdete) daldırıldılar (ve zatî tecelli, çokluksal taayyünatı yaktı). Ve “denizler tutuştuğu zaman” [Tekvir Suresi, 81/6] ayeti, Muhammedî olanlar için gelmiştir — ve (“denizlerin tutuşması”), fırını yaktığın zaman, “fırın tutuştu” dendiğindekiyle aynı anlamdadır. Böyle olunca onlar, (zatî tecelli, zuhur mahallerinin izafi varlıklarını yaktığı ve varlığı olmayan şeyden yardım sözkonusu olmadığı için) kendilerine Allah’tan başka yardımcı bulamadılar. Dolayısıyla, Allah onlar için yardımcının ta kendisi oldu. Onlar, sonsuza dek O’nda helak oldular. Eğer Allahu Teala onları sahile, tabiat sahiline çıkarsaydı, onları bu yüksek dereceden indirirdi — her ne kadar bütün her şey Allah için ve Allah ile ve gerçekte Allah ise de, bu böyledir. Cenab-ı Nuh, “Rabbî..” dedi, “İlahî..” demedi. Çünkü “Rab” için (haceti kaza hususunda) değişmezlik [sübut] olduğu halde, “İlah” İsimler ile çeşitlenir ve O her an bir şendedir. İmdi, Nuh “Rab” (ismi) ile, çeşitlenmekliğin sabit kılınmasını [sübutu telvin] (yani, hacetine uygun düşen suret ne ise, Hakk’ın o sıfat ile zuhurunu) diledi; çünkü (rububiyet mertebesinde) bundan başkası sözkonusu değildir. Ve Nuh, (“Rabbî” seslenişinden sonra) “..Yeryüzünde bırakma!” [Nuh Suresi, 71/26] diyerek, kavmi için, arzın içinde olmaları yönünde dua etti (ki bu, kendilerini Zahir İsminin örtüsünde bırakan varlıksal taayyünlerinden kurtulup batn-ı ahadi ve cem’iye dahil olmaları için, beddua şeklinde hayır duası idi). Ve Muhammedî olan, “Eğer ipi sarkıtacak olursanız, Allah’ın üzerine düşerdi” dedi — ve, göklerde ve yerde olanlar O’nundur. İmdi sen, yerin içine gömüldüğün zaman, onun içindesin ve o senin örtündür; ve “Sizi onun içinden..” –vecihlerin benzeşmezliğinden (yani, İlahi Hazret’in, farklı İsimlerin vecihleriyle zuhuru gerektirmesinden) dolayı– “..tekrar ortaya çıkaracağız” [Taha Suresi, 20/55]. (Bu durumda Nuh, şöyle dua etmiş olur:) Örtünme [setr] talebiyle giysilerine bürünen ve parmaklarıyla kulaklarını tıkayan kafirlerden kimseyi bırakma ki, davet genel olduğu gibi, fayda da genel olsun. “Eğer Sen onları bırakırsan..” –yani Sen onları terkedersen– “..kullarını şaşırtırlar..” [Nuh Suresi, 71/27] yani onları hayrete düşürürler; ve onları kulluktan, kendilerinde rububiyet sırlarından bulunan şeye geçirirler. Böyle olunca onlar nefsleri indinde kul olduktan sonra, nefslerini rabblar olarak görürler; ve onlar hem kul hem de rabblardır. Ve onlar “..ancak faciri..” –yani kendilerindeki örtülmesi zorunlu olan rububiyeti– “..doğururlar” [Nuh Suresi, 71/27] ve açığa çıkarırlar; ve facir olanlar, sımsıkı örtücüdürler [keffar], yani zahir olan şeyi (yani, kendi suretlerinde zahir olan ilahi hakikatı), zahir olduktan sonra (enaniyetleri ve izafi varlıklarıyla) örterler. İmdi, örtülmüş olan şeyi (yani, rububiyet sırrını) açığa çıkarırlar. Onun açığa çıkışından sonra da (zahirî enaniyetleriyle) örterler. Böyle olunca gören kişi (onun hangi haline uyacağını bilemediğinden) hayrete düşer. Ve ortaya çıkarıcının [facir] ortaya çıkarışındaki ve örtücünün [kafir] örtüşündeki maksadını bilmez — halbuki, her ikisini yapan da (rububiyeti sözle açığa çıkaran ve fiilen örten) aynı kişidir. “Ya Rabb, beni bağışla [gafr]!..” –Yani, beni ört; ve benden dolayı ört! Ve senin, “Allah’ın kadrini hakkıyla bilmediler” [En’am Suresi, 6/91] sözünde kadrin bilinmediği gibi, benim de makamım ve kadrim bilinmesin!– “..Ve ana-babamı da ört..” –ki ben onların sonucuyum; ve onlar ‘akıl’ ve ‘tabiat’tır– “..Ve benim evime..” – yani kalbime– “..giren kimseyi de mümin olarak ört..” –yani nefslerin içeriden söyledikleri olan kalbime gelen ilahi haberleri tasdik edici olarak gireni ört. Ve akıllar olan “..mümin erkekleri..” ve nefsler olan “..mümin kadınları..” da ört. Ve karanlık örtülerin arkasında gizlenen ve gayb ehli olan “..zalimlerin ancak helakını artır” [Nuh Suresi, 71/28]. İmdi onlar (yani, nefslerine zalim olan Muhammediler), nefsleri olmaksızın Hakk’ın vechini müşahede ettikleri için, nefslerini bilmezler. Muhammedî olanlar için, “O’nun vechi dışında herşey helak olucudur” [Kasas Suresi, 28/88]. Ve bir kimse Nuh aleyhisselam’ın sırlarına vakıf olmak isterse, güneş feleğine yükselmesi gerekir. Ve güneş feleğine yükselme konusundan Tenezzülat-ı Mevsiliyye adlı kitabımızda sözettik.




0 Yorum - Yorum Yaz


Bil ki, alemde kulların aracılığıyla olsun veya olmasın zahir olan hediyeler ve bağışlar iki kısma ayrılır: İlki Zattan gelen bağışlar [ataya-yı zatî], diğeri ise İsimlerden gelen bağışlardır [ataya-yı esmaî] ve bunlar zevk ehli indinde birbirinden farklıdır. Bu bağışlar, özgülenmiş veya özgülenmemiş bir dileyiş üzerine verildiği gibi, herhangi bir dileyiş olmaksızın verilen bağışlar da vardır ve gerek Zattan gelen [zatî] bağışlar ve gerekse İsimlerden gelen [esmaî] bağışlar için olsun, bu böyledir. Özgülenmiş bir şey isteyen kişi, hatırına başka bir şey getirmeksizin şöyle der: Ya Rabb bana şunu ver! Özgülenmemiş bir şey isteyen kişi ise, yine hatırına başka bir şey getirmeksizin şöyle der: Ya Rabb, varlığımın lâtif ve kesif herbir parçasına benim için hayırlı olduğunu bildiğin şeyi ver!

Ve dileyişte bulunanlar iki sınıftır: Bir sınıfı, insanın doğasında bulunan acelecilikle bir şey dilemeye davranır. Bu, insanın aceleci bir yaratılışta olmasındandır. Ve diğer sınıfı da, Allahın indinde, halihazırda İlahi İlimde bulunan ve istenmedikçe elde edilemeyecek olan pek çok şey olduğu yolundaki bilgileriyle bir şey dilemeye davranarak şöyle derler: Umulur ki, Haktan dileyişte bulunduğumuz şey bu türdendir. Böylelikle, bu kimse, dileğinin gerçeklenme imkanı konusunda ihtiyatlıdır. Allahın ilminde olanı ve (kendisinin bu ilimden) neyi kabul etmeye istidadı olduğunu bilmez. Çünkü, içinde bulunulan herbir anda, kişinin kendi istidadını bilmesi, bilgi olarak en zor bilgilerden biridir. (Ama her ne kadar istidadını bilmese de) eğer istidadı, dilemeye yöneltmeseydi, dilekte bulunmazdı.

Huzur Ehli olanlar da tıpkı onlar gibi bilmezler; bunu (yani, istidatlarını), olsa olsa bulundukları an içerisinde bilirler. Huzurda olmaklıklarıyla, Hakkın o anda kendilerine ne verdiğini ve verileni almalarının ancak buna istidatları olmalarından dolayı olduğunu bilirler. Ve onlar iki sınıftır: Bir sınıfı kabul ettiklerinden doğru istidatlarını bilirler; ve diğerleri de neyi kabul ettiklerini istidatlarından doğru bilirler. Bu da, bu sınıfta istidadın bilinmesinde, olabilecek olanın en eksiksizidir. Ve bu sınıftan kimileri vardır ki, acelecilikten ve dileyişin kabul edilebilir olmasından değil, ancak Allahu Tealanın, Bana dua edin, duanızı kabul edeyim [Mümin Suresi, 40/60] yolundaki emrine uymak için dileyişte bulunurlar. Ve böylesi bir kimse, katıksız kuldur. Ve bu şekilde dileyişte bulunan kimsede, dilediği şeye ilişkin bu şey ister özgülenmiş, ister özgülenmemiş olsun herhangi bir himmet yoktur. Onun himmeti ancak efendisinin buyruklarına uymaya yöneliktir. Eğer hali bir dileyişte bulunmayı gerektirirse, kulluğu diler; ve Allaha havale etmeyi ve sessizliği gerektirdiğinde de, Eyyub ve diğerlerinde olduğu gibi sessiz kalır ve Allahtan, başına getirdiği şeyi gidermesi yolunda bir dileyişte bulunmaz. Başka bir zamanda, (bulundukları hal) bu başlarına gelen şeyin giderilmesini gerektirdiğinde, dileyişte bulunurlar ve Allah bunu onların başından giderir.

Dilenen şeyin bir an önce yerine gelmesi veya gecikmesi, Allahın takdirine kalmış bir şeydir. Eğer zamanında dileyişte bulunulmuşsa, dilek hemen kabul olunur ve eğer zamanı henüz gelmemişse, ister bu dünyada olsun ister ahirette, dilenen şeyin kabul olunması gecikir; yoksa geciken Allahın lebbeyk biçimindeki icabeti değildir. Bunu anla.

Ve ikinci kısma (yani, Allahın bağışlarının ikinci kısmına) gelince, bunlar dediğimiz gibidir, bu bağışlar herhangi bir dileyişte bulunulmuş olmaksızın yani dile getirilmiş bir dilekte bulunmaksızın verilirler. Çünkü, aslına bakılırsa (bir bağışın verilebilmesi için) söz, hal veya istidat yoluyla dilenmiş olması kaçınılmazdır. Nitekim (sözle dileyişte bulunmaksızın verilmiş olan bağış nasıl ki sözle kayıtlanmamış olduğu halde, hal ve istidat ile kayıtlanmışsa, verilen bu bağışa karşılık olarak edilen) hamd, dile getirilmekliğinde kayıtlanmamıştır; ama manada bu hamdın halle kayıtlanmaması imkansızdır. Seni Allaha hamdetmeye yönelten şey; hamdını, ya Allahın fiillerine ilişkin bir İsim [ism-i fiil] ya da (Subbuh ve Kuddüs gibi bir) Allahın aşkınlığına ilişkin bir İsim [ism-i tenzih] yoluyla kayıtlar.

Kul kendi istidadının farkında değildir, ama halinin farkındadır, çünkü (kişi) kendini (bir şeyi dilemeye) neyin yönelttiğini bilir ve bu da (kendi bulunduğu) haldir. İstidat, dilemenin en gizli olanıdır.

Ve, Allahın kendileri hakkında öncel bir hükmü olduğuna ilişkin ilimleri, ancak bu, onları (yani, sözle dileyişte bulunmayanları) dileyişte bulunmaktan alıkoyar. Dolayısıyla onlar, Haktan gelen şeyin kabulü için mahallerini hazırladılar ve nefslerinden ve garazlarından geçtiler. Ve onlar arasında; Allahın, bütün hallerine ilişkin olarak kendileri hakkındaki bilgisinin, mevcudiyetlerinden önce değişmez aynlarında [ayan-ı sabite] bulunuyor oldukları hal üzre olduğunu ve Hakkın onlara, ancak kendi aynlarının Ona verdiği şeyi verdiğini bilenler vardır. Ve onlar Allahın ilminin kendilerinde nereden ortaya çıktığını bilirler. Ve Ehlullah arasında bu sınıftan daha üstün ve keşfi daha açık bir sınıf yoktur. Ve gerçekte bunlar kader sırrını kavramışlardır.

Bu (kader sırrını kavramış olan) sınıf da kendi arasında ikiye ayrılır: Bunlardan bir kısmı kader sırrını ayrıntılanımsız [mücmel] olarak bilirken, diğer kısmı da ayrıntılanımlı [tafsil] olarak bilir. Kader sırrını ayrıntılanımlı olarak bilenler, ayrıntılanımsız olarak bilenlerden daha üstün ve daha eksiksizdir. Çünkü kader sırrını ayrıntılanımlı olarak bilen kişi, Allahın ister ilim olarak kendisinin Allaha verdiği şeyi Allahu Tealanın kendisine bildirmesiyle olsun, isterse Allahu Tealanın, kendi aynını bütün sonsuz hallerinin birbirini izleyişi içerisinde kendisine açımlamasıyla [keşf] olsun kendisine ilişkin olarak ne bildiğini bilir. Bu kişi, daha üstündür. Böylesi bir kimse kendini, Allah onu nasıl biliyorsa, öyle bilir çünkü ilmin kaynağı birdir. Ne var ki, kul açısından kendine ilişkin ilmi Allahın bir lütfundan başka bir şey değildir ve bu lütuf da değişmez aynının halleri cümlesindendir. Böylesi bir keşf sahibi olan kişi, Allah ona kendi değişmez aynının hallerini gösterdiğinde bunun Allahın bir lütfu olduğunu bilir. Çünkü, Allah ona, kendisi üzerinden varlık suretinin ortaya çıktığı değişmez aynını gösterdiğinde; bunu, Hakkın değişmez aynları yokluk [adem] hallerinde görmesi gibi göremez. Çünkü bunlar (yani, yokluk halindeki değişmez olan aynlar) zatî nisbetlerdir ve zatî nisbetlerin sureti yoktur. Eğer bütün bunlar anlaşılacak olursa, diyebiliriz ki, (ayn-ı sabitenin gerek Hakka ve gerek kula aynı ilmi vermesiyle sözkonusu olan) ilimdeki bu denklik, Allahın kula yönelik lütfu sonucunda ortaya çıkar (yani, Hak ile kul arasındaki ilimdeki denklik, ancak ayan-ı sabite suretlerinin İlahi İlimde ortaya çıkmasından sonradır). Bundandır ki Allahu Teala, ..ta ki bilelim buyurmuştur [Muhammed Suresi, 47/31]. Ve bu, anlamı kesin bir sözdür ve bu meşrebden olmayanların (yani, gerçek tevhidi deneyimlememiş olanların) sandığından son derece farklıdır. Tenzih edicinin amacı, ilimdeki sonradan olmaklığı (ilmi Zattan ayırarak) ilme ilişkilendirmektir. Eğer ilmi Zata bir eklenti olarak ortaya koymasaydı, bu meselede kendi aklî gücünü en üst düzeyde kullanmış olurdu. Ama Zata değil, ilme ilişkilendirdi. Ve böyle yapmamış olmakla, keşf ve şuhud sahibi olan gerçekleyici [muhakkik] ehlullahtan ayrıldı.

Şimdi bağışlara dönelim: Bunlar, ya Zattan (yani, zat-ı uluhiyeden) veya İlahi İsimlerdendir. Zattan gelen bağış ve hediyeler ancak ilahi tecelli yoluyla gelir ve Zatî tecelli, ancak kendisine tecelli olunanın istidadı suretinde olur, bunun dışında Zatî tecellinin olması sözkonusu değildir. Kendisine tecelli olunan kişi, Hakkın aynasında kendi suretinden başkasını görmez; ve Hakkı görmez. Ve kendi suretini ancak Hakkın aynasında gördüğünü bilse bile, tıpkı zahirdeki ayna için sözkonusu olduğu gibi, Onu görmesi mümkün değildir. Aynaya baktığında, ve onda suretleri gördüğünde, kendi suretini ve başka suretleri onun vasıtasıyla gördüğünü bilsen bile, aynanın kendisini göremezsin. İmdi, Allahu Teala bu durumu, kendi Zatî tecellisi için bir misal olarak sundu, öyle ki kendisine tecelli olunan Onu bilsin diye. Ve görüm [rüyet] ve tecelliye bundan daha yakın olabilecek bir misal yoktur. Aynada kendine baktığında, aynanın kendisini görmeye çalış, hiç kuşkusuz onu hiçbir zaman göremezsin. Bu aynadaki suret misalini anlayan bazı kimseler, görülen suretin, görenin gözüyle ayna arasında olduğunu düşündüler. Bu onların ilim olarak varabildikleri şeyin son noktasıdır. Ve iş, bizim söylediğimiz gibidir ve biz bunu Fütühat-ı Mekkiyede açıklamıştık. Ve sen bunu deneyimlediğinde, yaratılmış olan için daha bir üstü olmayan amacı deneyimlemiş olursun. Böyle olduğundan dolayı, bu derecelerden daha yükseğine ilerlemeye tamah etme ve kendini yorma! Bundan ötesi hiç bir zaman olmuş değildir ve bundan sonrası katıksız yokluktur. İmdi, O, nefsini görebilmen için sana bir aynadır; ve sen de hiçbir şekilde Onun kendisinden başka bir şey olmayan İsimlerinin hükümlerinin zuhurunu müşahedesinde Ona bir aynasın.

Ve böylece, iş karışık ve içinden çıkılmaz hale gelir. İçimizden bazıları, bu konudaki bilgisizliklerini kabullenerek, İdrakı idrak etme konusundaki acz, idrakın kendisidir dediler. Ve aramızda bilenler ve böyle söylemeyenler vardır; ve bu, sözün en iyisidir. Bilgi, bu kimselere acz değil, sessizliği vermiştir. Ve bu, Allaha ilişkin en yüce bilgidir ve bu bilgi ancak Hatem-i Enbiya ve Hatem-i Evliya için sözkonusudur. Ve bu bilgiyi nebi ve resuller ancak Hatem-i Enbiyanın kandilinin nurundan görmüşlerdir. Hatta, hiç kuşkusuz, resuller bilgiyi ancak Hatem-i Velayetin kandilinin ışığından görürler, çünkü şeriat getirme risaleti ve nübüvveti sona ermiştir, öte yandan ise velayet hiçbir zaman sona ermez. Ve resuller (aynı zamanda) evliya olduklarından dolayı, sözkonusu bilgiyi Hatem-i Velayetin kandilinin ışığından görürler; böyleyken, nasıl olur da onlardan daha alt mertebede olan evliyalar başka bir yerden alabilirler? Her ne kadar Hatem-i Evliya, Hatem-i Enbiyanın şeriatına bağlı ise de, bu durum onun makamını alçaltmaz ve ona ilişkin inanışımızla da çelişmez. O, bir yanıyla aşağıda, bir yanıyla da üsttedir. Öne sürdüğümüz bu şeyler şeriatımızın zahiri tarafından, Ömerin Bedirde ele geçirilen esirler hakkındaki hükmünün üstünlüğünde ve hurma ağaçlarının aşılanması meselesinde gösterildiği gibi, doğrulanır; o halde, kâmil kişinin her şeyde ve her mertebede en önde olması zorunlu değildir. Ricalullah, ancak Allahı bilme mertebelerinin yüceliğini dikkate alırlar; dünya hadiselerine gelince, bunlarla kendilerini meşgul etmezler. Bu şekilde, sözünü ettiğimiz şey doğrulanmış oldu.

Nebinin (sav) verdiği örneğe gelince, nübüvvet, tuğladan örülmüş ve bir tuğlası eksik olan bir duvar gibidir. Böylelikle Resul (sav), duvarı tamamlayan bu eksik tuğla oldu. Ve Resul (sav), kendi söylediği gibi, bütün bir duvarda sadece tek bir tuğlanın eksik olduğunu gördü. Ama Hatem-i Evliya için, Resulün gördüğünü görmesi ve duvarda iki tuğlanın eksik olduğunu görmesi kaçınılmazdır. Tuğlalar altın ve gümüştendir ve Hatem-i Evliya duvarda iki tuğlanın eksik olduğunu ve biri altın ve biri de gümüş olmak üzere iki tuğlayla bu duvarın tamamlandığını görür. Ve kendini bu iki tuğlanın boş yerini tastamam doldurduğu gördüğünden, bu iki eksik tuğla ve duvarı tamamlayan olur. İki tuğla görmesinin sebebi, kendisinin zahirde Hatem-i Enbiyanın şeriatına bağlı olmasıdır ve gümüş tuğlanın yeri bu bağlılığı simgeler ve (bu bağlılık) Hatem-i Evliyanın zahiridir. Ne var ki bu zahirî suret itibarıyla bağlı olsa bile, (bu zahirî olanın) sırrını doğrudan doğruya Allahtan alır. Çünkü işi, ne ise o olarak görür ve bu şekilde görmesi kaçınılmazdır. Ve bu durum (yani, ilahi emri doğrudan doğruya Allahtan alması) altın tuğlanın yerini simgeler resule vahiy getiren meleğin aldığı aynı kaynaktan almıştır. Eğer işaret ettiğim şeyi anlarsan, senin için faydalı olacak bir bilgi elde etmiş olursun.

Âdemden son Nebiye (sav) varıncaya dek bütün nebiler, ne almışlarsa, herhangi bir istisna olmaksızın Hatem-i Enbiyanın kandilinin nurundan almışlardır; yaratılmış bedeni sonradan gelse bile, hakikatı ile her zaman mevcuttur. Ve o şöyle demiştir: Âdem suyla balçık arasındayken, ben nebiydim. Diğer nebilere gelince, onlar ancak gönderildikleri zaman nebi oldular. Aynı şekilde Hatem-i Evliya da, Âdem suyla balçık arasındayken veliydi ve geri kalan evliyalara gelince, ancak İlahi ahlâka ilişkin olan velayet şartlarını yerine getirip bu ahlâk ile vasıflandıklarında, Allahu Tealanın onları Veli ve Hamid olarak adlandırmasıyla veli oldular.

Hatem-i Rusülün, velayeti yönünden, Hatem-i Velayete nisbeti, nebi ve resullerin Hatem-i Velayete nisbeti gibidir. Ve gerçekte Hatem-i Rusül hem veli, hem resul, hem de nebidir. Ve Hatem-i Evliya kaynaktan alan ve mertebeleri müşahede eden vâristir. Ve o, şefaat kapısı açıldığında Âdemoğlunun efendisi ve nebilerin önde geleni olan Muhammedin (sav) güzelliklerinden bir güzelliktir. Ve Resul (sav), efendi-olmaklığını (şefaat konusunda) özgülleştirdi ve bunu genellemedi. Ve, sadece bu özgül halde, (Rahman İsmine mazhar olmasından dolayı) İlahi İsimler üzerinde öne geçti. Ve gerçekte, Rahman İsmi, Müntakim İsminin mazharı olan bela ehli için, ancak (başka) şefaatçıların şefaatından sonra şefaat etti. Ve Muhammed (sav) bu özgül makamda efendi olmaklığıyla bütün hepsinin önüne geçti. Mertebe ve makamları anlayan kimseler için, burada söylenen sözleri kabul etmek zor değildir.

İlahi İsimlerden gelen hediyelere gelince: bil ki, Allahu Tealanın mahlukatına verdikleri, Ondan bir rahmettir ve bunların hepsi İlahi İsimlerden gelirler. Bunların kimisi saf rahmettir tıpkı bu dünyada temiz ve lezzetli olan ve Kıyamet Gününde ayıpla lekelenmeyecek olan nimetler gibi; ve bunlar Rahman İsminden gelirler. Kimisi de, (acıyla) karışık rahmettir tıpkı, içildikten sonra insanı rahatlatan acı bir ilacın içilmesinde olduğu gibi. Ve bunlar da ilahi bağıştır. Ve gerçekte, ilahi bağışın, İsimlerin yardımcılarından (yani, Allah ve Rahman İsimleri dışındaki bütün diğer İlahi İsimlerden) bir yardımcı eliyle olmaktan başka bir yolla verilmesi mümkün değildir.

Allahu Teala kimi zaman kuluna Rahmanın iki eliyle bağışta bulunur. Böyle olduğunda, bağış, o anda hoş gelmeyen veya istenen şeye uymayan veya buna benzer her türlü karışımdan arınıktır. Ve kimi zamanlar Allahu Teala, bağışı, Vasinin iki eliyle verir ve böyle olduğunda verilen bağış genel bir nitelik taşır. Veya Hakîmin iki eliyle verir ve böyle olduğunda O, en uygun düşeni verir. Veya Vahib İsminin iki eliyle vererek nimet verir ve bağışı alanın, bu verilen için şükretme veya amelde bulunma yükümlülüğü yoktur. Veya Cebbar İsminin iki eliyle verir ve böyle olduğunda da kulun bulunduğu yere ve hale bakarak verir. Eğer içerisinde bulunduğu hal cezayı gerektiriyorsa, onun bu halini örter veya eğer cezayı gerektirmiyorsa, onu, cezayı gerektirecek halden korur (ve cezayı gerektirecek halden korunmuş) böylesi bir kimseye masum, inayet olunmuş ve korunmuş ve benzeri isimler verilir. Veren, Kendindeki hazinelerin sahibi olmasından dolayı, Allahtır. Ve O, bağışı özgül İsminin [ism-i has] iki eliyle, bilinen kader [kader-i malum] üzre dağıtır. Adil İsmiyle ve benzeri İsimlerle, her şeye halkını verir.

Allahın İsimleri her ne kadar İsimlerin Anaları veya İsimlerin Hazretleri olan sonlu asıllara dönücü olsalar da sonsuz sayıdadır. Çünkü bu İsimler kendilerinden ortaya çıkan şeyle (yani, etkileriyle) bilinirler ve kendilerinden ortaya çıkan şeyler sonsuzdur. Ve gerçekte varlıkta, İlahi İsimler olarak işaret edilen bütün bu nisbetleri ve vasıflandırmaları kabul eden bir-olan-hakikatten [hakikat-ı vahid] başkası yoktur. Ne var ki hakikat, bitimsiz bir şekilde (etkileriyle) zahir olan bir İsmin diğer bir İsimden ayrışık olabilmesi için belirli bir hakikati olmasını getirir ve bir İsmi diğerlerinden ayrışık kılan bu hakikat, o İsmin aynı olup, (bütün İsimler için) kendisinde ortaklaşalık sözkonusu olan şeyin (yani, bir-olan-hakikatin) aynı değildir. Ve aynı şekilde, bir-olan-ayndan [ayn-ı vahid] olmalarına karşın, herbir (ilahi) bağış kendi özgül niteliğiyle bütün diğerlerinden ayrışır. Bir bağışın diğeriyle aynı olmadığı bilinen bir şeydir ve bunun nedeni İsimlerin birbirinden farklı olmasıdır. Genişliğinden dolayı, İlahi Hazrette hiçbir tekrar yoktur. Bu, kuşku götürmez bir hakikattir.

Bu, Şit aleyhisselamın sahip olduğu ilimdir ve onun ruhu, bu konuda söz söyleyen bütün (kâmil) ruhlara yardım eder. Sadece Hatem-i Evliyanın ruhu bunun dışındadır, çünkü Hatem-i Evliyaya gelen yardım diğer ruhlardan değil, doğrudan Allahtandır ve tersine, bütün ruhlara yardım onun kendisinden gelir. Ve Hatem-i Evliya bunun böyle olduğunu (yani, bütün ruhların maddesi olduğunu ve herhangi bir aracı olmaksızın Allahtan yardım ettiğini) unsurlardan oluşan bedeninin terkib olunması sırasında kendi nefsinden akletmiş değildir. Kendi hakikati ve mertebesi dolayısıyla bütün bunları kesinkes bilir, öte yandan unsursal terkibi yönünden bunları bilmez. Aynı anda hem bilir, hem bilmez ve zıt niteliklerle nitelenmeyi kabul eder, tıpkı aslın (yani, Huviyetin) aynı şekilde, Celâl ve Cemâl, Zahir ve Batın, Evvel ve Ahir olarak nitelenmeyi kabul ettiği gibi ve O (bütün bu zıt nitelikleri kabul etmekliğinde) Kendi varlığının ta kendisidir ve Kendisinden başkası değildir. İmdi, Hatem-i Evliya (zatının hakikati ve unsursal terkibi dolayısıyla) bilir ve bilmez, ariftir ve arif değildir, müşahede edicidir ve müşahede edici değildir.

Sahip olduğu bu ilimden dolayıdır ki Şit aleyhisselama bu isim verilmiştir ve Şit (İbranicede) Allahın armağanı anlamına gelir. Dolayısıyla, türleri ve nisbetleri birbirinden farklı olan (ilahi) bağışların anahtarı onun elindedir. Ve gerçekte Allahu Teala onu Âdeme bir bağış olarak vermiştir ve bağışladığı ilk şey odur ve bu bağış Âdemin kendisindendir; çünkü oğul, babanın sırrıdır, ondan çıkar ve ona döner. Ve anlayışını Allahtan alan kimse için, bu ilahi hediyede kendisine yabancı olan hiçbir şey yoktur. Ve varoluştaki bütün bağışlar bu mecra üzeredir.

Ve hiç kimsede Allahtan bir şey yoktur. Ve herbir kimsede, suretler ne kadar çeşitli olursa olsun, kendi nefsinden gelenden başka bir şey yoktur. Bunu herkes bilmez ve gerçekte iş böyledir. Bunu ancak ehlullahtan olan Bireyler [Efrad] bilir. Ve bunu bilen birini görürsen, ona bu konuda güven; böylesi bir kişi, ehlullahtan olanların seçkinlerinin en seçkinlerinin özüdür. Herhangi bir keşf sahibi, sahip olmadığı bir bilgiyi veren bir suret ve bu bilgiyle daha önceden elinde olmayan bir şeyi keşfederse, (üzerine tefekkür ettiği) bu suret kişinin kendisinden başkası değildir. Ve kendi nefsinin ağacından kendi bilgisinin meyvelerini devşirir.

Aynı şekilde, kişinin, cilalanmış bir yüzeyde gördüğü sureti, kendisinden başkası değildir. Her ne kadar kendi suretini gördüğü mahal veya düzlem [hazret], bu düzlemin hakikati doğrultusunda, suretin belli bir şekilde değişmesine neden olsa da durum böyledir. Tıpkı büyük olan bir şeyin küçük bir aynada küçük, uzun olan bir aynada uzun, hareket eden bir aynada hareketli görünmesi gibi ve bazen özel bir düzlemden (alttaki bir yüzeye yukarıdan bakıldığında) suretin tersini, bazen de kendisinden beliren şeyin aynısını verir. Ve bazen de suretin sağı, aynaya bakanın sağına düşer. Ve bazen de suretin sağı, bakanın sol tarafına düşer; ki bu, daha sık karşılaşılan bir durumdur. Bazen de alışıldığının tersine sağ sol tarafa düşer ve bu durumda hayal ters görünür. Ve bunun hepsi, suretin belirdiği düzlemin hakikatinin ihsanlarındandır ki, biz bu hakikatı ayna menzilesine indirerek, bu şekilde bir misal olarak verdik. Her kim kendi istidadının bilgisine sahipse, alacağı şeyin ne olduğunu da bilir, ama alacağı şeyin bilgisine sahip olan herkes, her ne kadar alacağı şeyi genel olarak bilse bile, istidadının ne olduğunu ancak alacağını aldıktan sonra bilebilir.

Kurgusal düşünce [nazar] ehli olan bazı zayıf akıllılar, Allahın dilediğini yapar olduğunu gördüklerinde, Allaha ilişkin olarak, hikmete aykırı olan şeyi (yani, var olanın yokedilmesi ve yok olanın varedilmesini) olabilir gördüler, halbuki iş böyle değildir. Ve işte bunun için, bazı düşünürler, imkanın değillenmesine ve kendinden ve bir dolayımla zorunlu olan varlığın kesinlenmesine saptılar.

Ve bizden tahkik ehli olanlar, gerçekte (katıksız varlık ile katıksız yokluk arasında olan) imkanı kesinlerler ve onun düzlemini [hazret] bilirler; mümkünün ne olduğunu, bir şeyin mümkün olmaklığının nereden olduğunu, ve mümkünün kendisinin ancak başkası yoluyla zorunlu olduğunu ve kendisini zorunlu kılana başkası isminin verilmesinin hangi bakımdan doğru olduğunu bilirler. Bunu ayrıntılanımlı olarak ancak Allaha ilişkin ilme sahip olanlar bilir.

İnsan türünden doğan son insan, Şitin izinde olacak ve onun sırlarını taşıyacaktır. Ve artık ondan sonra herhangi bir çocuk dünyaya gelmeyecektir. Ve gerçekte o çocukların sonuncusudur. Onunla birlikte dünyaya gelen kızkardeşi, ondan hemen önce doğar. O da başı, kızkardeşinin ayaklarına değiyor olarak, kızkardeşinin hemen ardından doğar. Bu çocuk Çinde doğacak ve bu ülkenin dilini konuşacaktır. Ve erkeklerde ve kadınlarda kısırlık yaygınlaşacak, çocuksuz evlilikler çoğalacaktır. Onları Allaha çağırır ama kendisine uyan olmaz. Ve Allahu Teala onun ve onun zamanındaki iman sahiplerinin canlarını aldığında, geri kalanlar gibi olacaktır. Bunlar helali helal ve haramı da haram olarak bilmezler. Akıldan ve şeriattan tümüyle yoksun olarak tabiatın hükümlerine göre şehvetin güdümünde hareket ederler. Ve Kıyamet onların üzerine kopar




0 Yorum - Yorum Yaz


İSMAİL KELİMESİNDEKİ HİKMET-İ ALİYYE

Bil ki, “Allah” olarak adlandırılan, Zat’ıyla Tek [Ahad] ve İsimleri’yle bütündür

[küll]. Herbir varlığın kendi özgül Rabb’i [rabb-i has] vardır ve bu Rabb’in bütünün

kendisi olması olanaksızdır. Ama ilahi ahadiyette, hiç kimse için yer yoktur. Çünkü,

“bir şeyde ilahi ahadiyetten bir şey vardır; ve diğerinde de ondan bir şey vardır”

denilemez; çünkü O, bölünme kabul etmez. İmdi, O’nun ahadiyeti açığa çıkmamış

olan İsimlerin tümünün toplamıdır.

Said, Rabb’i (terbiye edicisi) indinde razı-olunandır. Ve varlık hazretinde, Rabb’i

indinde razı olunmayan yoktur. Çünkü o Rabb, onun üzerinde rabb-olmaklığını

[rububiyet] sürdürür. Böyle olunca da razı olunandır ve dolayısıyla said’dir.

Bu konuda Sehl (Sehl bin Abdullah Tusterî) şöyle der: “Rububiyetin bir sırrı vardır

— bu sır sensin.” Sehl, “sen” sözüyle herbir ayn’a (yani, herbir varolan-ayn’a)

seslenir. Ve şöyle sürdürür: “Eğer o sır ortadan kalkabilecek olsaydı, elbetteki

rububiyet geçersiz hale gelirdi.” Sehl, “ortadan kalkabilecek olsaydı” sözüyle

söylediği şeyin olanaksızlığına işaret etmiştir. Çünkü bu sır ortadan kalkmayacağı

gibi, rububiyet de geçersizleşmez. Çünkü ayn’ın varlığı ancak Rabb’i ile

sözkonusudur ve ayn her zaman için varolduğundan, rububiyet hiçbir zaman

geçersiz hale gelmez.

Ve her razı olunan sevgilidir; ve sevgilinin her yaptığı şey sevgilidir. Çünkü ayn’ın

bir fiili yoktur; olsa olsa bu fiil o ayn’daki, Rabbinin fiilidir. Böylelikle, ayn, işlediği

fiilin kendisine dayandırılmasından kurtuldu. Bu durumda, ayn, Rabbinin

fiillerinden ve kendisinde olan ve kendisinden zahir olan şeyden razı oldu. Bu fiiller

razı olunmuştur. Çünkü her fiil işleyen ve sanatçı kimse, kendi fiilinden ve

sanatından razıdır. Çünkü her fiil işleyen ve sanatçı kimse, kendi fiilinin ve sanatının

hakkını kusursuz bir şekilde verdi. “O, her şeye halkını verdi ve ona doğru yolu

gösterdi” [Taha Suresi, 20/50]. Böylece her şeye halkını verdiğini beyan etti — ve

(yaratılmış olan her şey, kendi istidadıyla talep ettiği şeyde) eksiklik veya fazlalık

kabul etmez.

İsmail, sözünü ettiğimiz şeyi keşfetmesinden dolayı Rabbinin indinde razı-olunan

oldu. Bunun gibi, herbir varlık Rabbinin indinde razı-olunandır. Ve herbir varlığın,

söylediğimiz gibi, Rabb’i tarafından razı olunması, başka bir kulun Rabb’i tarafından

razı olunması gerektiği anlamına gelmez. Çünkü (varolan-aynların herbiri)

rububiyeti bir’den [vahid] (yani, tek bir İlahi İsim’den) değil, olsa olsa bütünden

(yani, bütün İsimleri kendisinde toplayan uluhiyet mertebesinden) almıştır.

Böylelikle ona bütünden ancak kendisine uygun olan şey tayin olundu, ki bu da o

şeyin Rabbidir. Ve hiçbir kimse rububiyeti, Hakk’ın ahadiyeti dolayısıyla almaz; ve

bunun içindir ki, Ehlullah’tan olanlar, ahadiyette tecellinin sözkonusu olmadığını

söylediler.

İmdi sen (fenâ makamında) O’na, O’ndan doğru bakarsan, O, Kendi nefsine bakar —

ve böylece O, (zuhurun sözkonusu olmadığı ahadiyette) Kendi nefsine, Kendi

nefsiyle bakıyor olmaktan hiçbir zaman geri kalmaz. Ve eğer sen O’na seninle (kendi

nefsin ve kayıtlı varlığınla) bakarsan, ahadiyet ortadan kalkar (ve Hak, vahidiyet ile

tecelli eder). Ve eğer sen (Muhammedî vârisler gibi) O’na O’nunla ve seninle (Hak

halka ve halk da Hakk’a örtü olmaksızın) bakarsan yine ahadiyet ortadan kalkar.

Çünkü “sen bakıyorsun” sözündeki “sen” zamiri bakılan’ın kendisi değil, ondan

başkasıdır. Burada, “bakan” ve “bakılan” olarak iki şeyin gerektirdiği bir ilişkinin

varlığından dolayı, ahadiyet ortadan kalkar. Ama (O’na seninle bakışında ve O’na

O’nunla ve seninle bakışında) yine de, O Kendi nefsiyle Kendi nefsine bakmaktadır

ve bu vasıfta (yani, senin varlığın ile ve Kendi varlığı ile bakmada), bakan da O’dur,

bakılan da.

İmdi, bir kimsenin mutlak olarak razı-olunan olması, ancak o kimsede zahir olan

fiilin, Razı-olan’ın onun yoluyla olan fiili olmasıyla sözkonusu olabilir (ve bu durum

ancak İnsan-ı Kâmil için geçerlidir). İmdi, Hak Teala’nın İsmail’i Rabb’i indinde razıolunmaklıkla

nitelemesiyle İsmail, diğer aynlardan üstün oldu. Ve, kendisine, “Ey

nefs, Rabb’ine dön!..” denilen her mutmain nefsin durumu da böyledir. İmdi, Hak

Teala, mutmain nefse, kendisini davet eden Rabbine dönmeyi emretti. Ve “..razı

olmuş olarak kullarım arasına katıl..” — ki bu makam bu kullarımın mülküdür. Şu

halde, burada sözü edilen kullar, Rabbini bilen ve O’nunla yetinen ve ondan başka

bir Rabb’e bakmayan kullardır. “..Ve gir cennetime” [Fecr Suresi, 89/27-30] — ki, Ben

Kendimi onunla örterim [setr]. Ama Benim cennetim senden başkası değildir. Çünkü

sen, zatın ile Beni örtersin. İmdi, Benim bilinmem ancak seninledir ve sen de ancak

Benimle varsındır. Böylece seni bilen Beni bilir. Ve Ben (hakikatimle) bilinmem, sen

de (hakikatinle) bilinemezsin.

Ve Rabbinin cennetine girdiğinde, kendi nefsine girmiş olursun. O zaman, kendini

bildiğinde Rabbini bildiğin marifetten başka bir marifetle kendini bilirsin. Böylelikle

iki tür marifete sahip olursun: öncelikle O’nu, kendini biliyor olarak, bu sayede

bilirsin ve ikinci olarak, nefsinden dolayı değil ama Rabb’inden dolayı ve Rabb’ini

biliyor olman nedeniyle nefsini bilirsin.

Sen (kendi özgül Rabbin için) kulsun

Ve sen (istidadınla hükmettiğin özgül İsim için) Rabb’sin

O kimse ki, O’nun için ve O’nda kulsun

Sen (sende zahir olan huviyet itibarıyla) Rabb’sin

Ve sen (“Elestü bi Rabbikum?” seslenişinde“Beli—Evet” diyerek)

Sözleşme yaptığın Rabb için (taayyünün ve kayıtlanmışlığın itibarıyla) kulsun

Herbir belirli Rabb-kul sözleşmesi

Başka bir Rabb-kul sözleşmesi karşısında geçersizleşir

Böyle olunca, Allah kullarından razı oldu, kulları da razı olunanlar oldu. Ve kulların

hepsi O’ndan razı oldu ve O da böylece razı olunan oldu.

İmdi, iki hazret (yani, rabb-olmaklık hazreti ve kul-olmaklık hazreti), benzerlerin

birbirine karşılık gelmesi gibi birbirine karşılık geldi. Ve benzer olanlar, birbirlerine

karşıttırlar. Çünkü iki benzer birlenemez, aksi halde aralarında bir ayrım kalmazdı.

Varlıkta ise diğerlerinden ayrışık olmayan bir şey yoktur. İmdi, bir-olan-hakikatte

[hakikat-ı vahid] benzer yoktur. Böyle olunca varlıkta benzer yoktur ve varlıkta

karşıt da yoktur. Çünkü varlık bir-olan-hakikattır ve bir şey kendisine karşıt değildir.

Hak’tan başkası baki değildir, yaratılmış olan baki değil

Ulaşma diye bir şey yoktur, ayrı olma diye bir şey yok

Apaçık delil bununla geldi

Böylece ben gözlerimle gördüğüm ve incelediğim zaman

O’nun ayn’ından başka bir şey görüyor değilim

Bu, (yani, Hakk’ın kulundan ve kulun da Rabb’inden razı olması) ancak, kendini

Rabb’in varlığı olarak görme konusunda Rabb’inden korkan kimselere özgüdür,

çünkü onlar (rabb-olmaklık hazreti ve kul-olmaklık hazreti arasındaki) ayrışmayı

bilirler. Bazılarının cehaleti, bizi, bilenlerin yaptığı bu ayrımı yapmaya yöneltti.

Gerçekte kullar arasında ayrım vardır ve Rabb’ler arasında ayrım vardır. Herhangi

bir ayrım olmasaydı, o zaman hiç kuşkusuz İlahi İsimler’in herbiri, tıpkı diğerleri

gibi bütün vecheleriyle yorumlanırdı. Ama “Muiz” (Aziz-kılıcı) İsmi, “Muzill” (Zelilkılıcı)

İsminin yorumlandığı gibi yorumlanmaz ve diğerleri için de bu böyledir. Ne

var ki, ahadiyet yönünden bakıldığında durum başkadır. Bütün İsimler’e ilişkin

olarak diyebilirsin ki, her İsim, kendi huviyeti yönünden hem Zat’a, hem de kendi

hakikatine götürür, çünkü adlandırılan Bir’dir. Böylelikle Muiz, adlandırılan Bir

yönünden Muzill’le aynıdır ve öte yandan Muiz, kendine özgü hakikati yönünden

Muzill’den farklıdır, çünkü her ikisinden farklı kavramlar anlaşılır.

Halk’tan ayrı tutarak Hakk’a bakma!

Ve Hak’tan başka olmaklık giysisine büründürerek halk’a bakma!

Ve Hakk’ı tehzih ve teşbih et;

Ve dosdoğru olmaklık [sıdk] makamında dikil.

Ve ister cem makamında, istersen fark makamında ol!

Eğer sana bunlardan biri zahir olursa, diğerine yönel ki,

İkisiyle birden zafere eresin!

Sen ne (hakikat yönüyle) fani olur, ne de (halkiyet yönüyle) baki kalırsın,

Ne yokedebilir ne de baki kılabilirsin.

Ve vahiy (ilham) senin üzerine

(sen Hakk’ın sureti olduğundandır ki) başkasından verilmez;

ve sen de onu (“gayr” olmadığından) başkasına vermezsin.

Yüceltme [senâ], verilen söze sadık olunmasına yapılır. Ve ilahi hazret övülen

[mahmud] yüceltmeyi talep eder. Dolayısıyla O, verdiği sözde sadık olması [sıdk-ı

va’d] yönünden yüceltilir, tehdidinde sadık olması [sıdk-ı vaîd] yönünden değil.

Allahu Teala, “Allah’ın resullerine verdiği sözde sadık olmayacağını sanma”

[İbrahim Suresi, 14/47] dedi — (“söz” yerine) “tehdit” demedi. Hatta, onları

(işledikleri suçlardan dolayı) tehdit etmiş olmasına rağmen, şöyle dedi: “Biz onların

günahlarından geçeriz” [Ahkaf Suresi, 46/16]. Ve Allah, İsmail’i, sözüne sadık

olmasından dolayı övdü ve böylece, gerçekte Hak için tehdidin gerçekleşmesi imkanı

ortadan kalktı.

İmdi geriye yalnızca Sözüne Sadık Olan kaldı

Ve Hakk’ın tehdidi açısından incelenebilecek tek bir ayn yoktur

Ve her ne kadar şeka yurduna girseler de onlar

Şeka yurdundan bir tat alırlar; o da farklı bir nimettir

Yani ebedilik (huld) cennetlerindekinden farklı bir nimet

Halbuki alınan lezzet birdir

Ve aralarında (istidadların farklılığıyla) tecelli bakımından farklılık vardır

Çekilen azab, (“lezzet” anlamına gelmesi yönünden)

Tadının tatlılığından dolayı “azab” olarak adlandırılır.

Ve (“eziyet” anlamına gelmesi yönünden) “azab” sözü,

(Azabın gerçek anlamı olan) lezzete kabuk gibidir ve kabuk

(Azabın hakikatini, örtülü olan gafillerden) koruyucudur.




0 Yorum - Yorum Yaz


YAKUB KELİMESİNDEKİ HİKMET-İ RUHİYYE

Dinin iki türü vardır: İlki; Allah’ın indinde, Hakk’ın bildirdiği kimse (yani, nebiler)

indinde ve Hakk’ın bildirdiği kimsenin bildirdiği kimse (yani, nebinin ümmetinden

olan) indinde olan dindir. İkincisi ise, halkın indinde olan dindir ki, Allah onu geçerli

kılmıştır.

Allah indinde olan din, O’nun seçtiği ve halkın dini üzerinde yüce kıldığı dindir.

Hak Teala şöyle buyurur: “İbrahim ve Yakub, oğullarına şöyle vasiyet ettiler: Allah

sizin için dini seçti, o halde ancak O’na teslim olmuş bir halde ölün” [Bakara Suresi,

2/132]. (Bu ayette sözü edilen) din, harf-i tarif’le birlikte kullanılmıştır, dolayısıyla bu,

bilinen ve belirli bir dindir. Ve Hak Teala şöyle buyurur: “Allah’ın indinde din

İslam’dır” [Âl-i İmran Suresi, 3/19] — yani, teslimiyettir. Dolayısıyla din, senin

teslimiyetinden ibarettir ve Allah indinde olan din, senin hükümlere teslimiyet

göstermekliğindir. İmdi “din” teslimiyet ve “nâmus” da Allahu Teala’nın koyduğu

hükümlerdir. Dolayısıyla, Allahu Teala’nın kendisi için ortaya koyduğu hükümlere

teslimiyet göstererek bunlarla nitelenen kimse, dini uygulayan ve onu –kıldığı

namazla– yerleşik kılandır, yani onu inşa edendir. Böylece kul, dini inşa eden ve Hak

da, şer’i hükümleri ortaya koyandır. O halde, teslimiyet senin fiillerinin ta kendisidir

ve din senin fiillerinden ortaya çıkar. Böyle olunca, sen ancak kendinden olanla

(yani, kendi fiillerinle) mutlu olursun. Ve nasıl ki senin mutluluğunu ortaya çıkaran

senin kendi fiillerinse, İlahi İsimleri de ortaya çıkaran ancak Allah’ın fiilleridir. Ve

sen Allah’ın fiillerisin ve bunlar sonradan olmadırlar. Allah, ortaya koyduklarıyla

“İlah” olarak adlandırılır ve sen de ortaya koyduklarınla “said” olarak

adlandırılırsın. Ve sen din’i yerleşik kılıp Allah’ın koyduğu hükümlere teslimiyet

gösterdiğinde, Allahu Teala, seni Kendi nefsi menzilesine indirir.

Bu konu hakkında faydalı olacak şeyleri, inşaallah, Allahu Teala’nın geçerli kabul

ettiği “halk indinde olan din”i açıkladıktan sonra ortaya koyacağım. İmdi, (Hak ve

halk indinde olan) her iki din de (fillerin yaratıcısının O olması bakımından)

Allah’ındır. Ve (din, teslimiyet olduğundan ve teslimiyet senin fiillerinle ortaya

çıktığından dolayı) ikisi de Allah’tan değil sendendir. Dinin Allah’tan olması, ancak

işin aslı itibarıyladır.

Allahu Teala şöyle buyurdu: “..onların başlattıkları ruhbaniyeti var kıldık..” Ve bu

hikmetli kanunlar herkesin bildiği resul tarafından ve bildik özel yoldan (yani, vahiy

yoluyla) Allah katından getirilmiş değildir. Ama, içerdiği hikmet ve zahirdeki

faydadan dolayı konulmuş şeriatın [vaz’-ı meşru] amacına uygun bir şekilde ilahi

hükümlere uyarlılık gösterdikleri için, Allahu Teala bu hikmetli kanunları “..onlar

üzerine farz kılmadığı halde..” tıpkı Kendi koyduğu hükümleri geçerli kıldığı gibi

geçerli kıldı. Ve Allahu Teala, Kendisiyle onların kalpleri arasında yardım ve rahmet

kapısını açarak, onların kalplerine –kendileri bunun farkında olmaksızın– koydukları

bu hükümleri yüceltmekliği yerleştirdi. Bu şekilde onlar ilahi öğretimle bilinen

nebevî yoldan başka bir yolla Allah’ın rızasını isterler. İmdi, bu kanunları kendileri

için bir hüküm olarak koyanlar ve kendileri için bu hükümler konmuş olanlar,

“..ancak Allah rızasını istediklerinden dolayı, onları hakkıyla yerine getirdiler..” ve

bu şekilde itikat ettiler — “..böylece, onlar arasından iman edenlere ödüllerini verdik;

ve onların bir çoğu sapmıştır” [Hadîd Suresi, 57/27] yani, bu hükümlere teslimiyetten

ve bunları yerine getirmekten uzaktırlar. Ve bu hükümlere teslimiyet

göstermeyenlere, bu hükümleri (onların kalplerine ilham ederek) koymuş olan

(Hak), kendilerini hoşnut edecek şeyleri onlara vermeyerek, teslimiyet göstermez

[münkad]. Ama, emr (yani, uluhiyet ve rububiyet, Hak tarafından) teslim olmaklığı

gerektirir. Ve bu, şu demeye gelir:

Yükümlü olan, ya uymak suretiyle teslimiyet gösterir [münkad] veya karşı gelir.

Kendi isteğiyle itaat edenin [muvafık-ı muti] durumu açık olduğundan, onun

hakkında söze gerek yoktur. Karşı çıkan kimseye gelince; bu kişi, kendisine egemen

olan karşı geliş nedeniyle Allah’tan, şu iki şeyden birini ister: bağışlanmak veya

cezalandırılmak. Ve, kendi nefsinde bunlardan birini hakettiği için bunlardan biri

olmak zorundadır. İmdi, kulun fiillerine ve bulunduğu haline göre, Hakk’ın

teslimiyet gösterdiği doğrulanmış [sahih] oldu. Böylece, etkiyici [müessir] olan,

kulun halidir.

Bu şekilde bakıldığında, din, verilen karşılık, yani hoş olan ve hoş olmayan bedel

olur. Hoş olan şeyle verilen bedel şudur: “Allah onlardan razı, onlar da Allah’tan

razıdırlar” [Mâide Suresi, 5/19]. İşte bu sevinç veren şeyle bir karşılıktır [ceza]. Sevinç

vermeyecek şeyle karşılık ise şudur: “Sizden zulmeden kimseye Biz büyük azabı

tattırırız” [Furkan Suresi, 25/19]. “Ve Biz, onların günahlarından geçeriz” [Ahkaf

Suresi, 46/16] de bir karşılıktır. Böylelikle, din’in bir karşılık olduğu ortaya çıkmış

oldu. Çünkü, din İslam’dır ve bu da teslimiyet demektir. Ve Hakk’ın kula teslimiyeti,

kulun halinin gerektirdiği karşılığı vermektir. Bu, o halde, dinin ne olduğunun zahirî

açıklamasıdır.

Bu söylenenlerin sırrına ve batınına gelince: din, Hakk’ın varlık aynasında bir

tecellidir. Böyle olunca, mümkün varlıklardaki Hakk’a ait olan şey, bu mümkün

varlıkların bulundukları hal içerisinde kendi zatlarının Hakk’a verdiği şeydir. Çünkü

mümkün varlıkların bulundukları her halde, birer sureti vardır. Bundan dolayı,

mümkün varlıkların hallerinin birbirinden farklı olmasından dolayı, suretleri de

birbirinden farklıdır. Ve hallerinin birbirinden farklı olmasından dolayı da, Hakk’ın

tecellisi farklı farklıdır. Sonuçta Hakk’ın kuldaki etkisi [eser], kulun içinde

bulunduğu hal üzre ortaya çıkar. İmdi, kula hayrı veren kulun kendisinden başkası

değildir. Ve kendisine hayrın karşıtını veren de kendisinden başkası değildir — o,

kendi zatını nimetlendirir ve azaplandırır. Yerecekse sadece kendi nefsini yersin ve

övecekse sadece kendi nefsini övsün! O halde, Hakk’ın onlara ilişkin ilminde apaçık

delil [hüccetü’l-baliğa] vardır — çünkü ilim, malum’a tabidir.

Şimdi, meselenin biraz daha derinine inip, daha bir ötedeki şu sırrı ortaya koyalım:

mümkün varlıkların asılları yokluktur ve bu değişmez. Ve mümkün varlıkların

nefslerinde ve aynlarında, içinde bulundukları hallerin suretine bürünen Hakk’ın

varlığından başka bir varlık yoktur. İmdi sen haz ve acı duyanın kim olduğunu ve

hallerden herbir hali izleyenin ne olduğunu bildin — ve bundandır ki, bir hali

izleyen bir sonraki hal (yani, karşılık), (“takip” kökünden gelen) “ukubet” ve “ikab”

olarak adlandırılmıştır. İyi olsun, kötü olsun her durum için bu geçerlidir; ama

toplumsal uylaşım, bu sonucu, iyi olan şeyler için “sevap” ve kötü şeyler içinse

“ikab” olarak adlandırdı. İşte, bundandır ki, din “âdet” (yani, tekrarlama) olarak

adlandırıldı veya bu şekilde yorumlandı. Çünkü (mümkün varlığın veya kulun)

halinin gerektirdiği veya talep ettiği şey geri döner. Böyle olunca, din âdettir. Şair

şöyle der: “Ümm el-Huvaris’in önünde böyle yapmak senin dinindi,” yani, âdetindi.

Ve âdet denince anlaşılan, bir şeyin kendi özgün haline dönmesidir; ama bir şeyin

önceki haline, öncekinin aynısı olarak dönmesi olabilir bir şey değildir. Ve âdet

denince de, bir şeyin kendini tekrarlaması düşünülür.

Ama âdet, akılla-kavranabilir olan bir hakikattir ve birbirine benzeyen suretlerde

vardır. Biliriz ki, Zeyd insanlık itibarıyla Amr’ın aynısıdır. Ama burada insanlık

tekrarlanmış değildir; eğer öyle olsaydı, çoğalırdı. Ne var ki, insanlık tek bir hakikat

[hakikat-ı vahid] olduğundan çoğalmaz. Yine biliriz ki, Zeyd’in birey olmaklığı,

Amr’ın birey olmaklığının aynısı değildir. İmdi, her ikisi de birey olmakla birlikte,

birey olarak Zeyd, birey olarak Amr’ın aynısı değildir. Dolayısıyla biz, bu

benzerlikten dolayı his olarak insanlığın yinelendiğini, hüküm olarak da

yinelenmediğini söyleriz — dolayısıyla bir yönden tekrarlama [âdet] varken, bir

yönden de tekrarlama yoktur. Aynı şekilde, bir yönden bakıldığında karşılık [ceza]

vardır ve bir diğer yönden bakıldığında da karşılık yoktur — çünkü karşılık da

mümkün varlıktaki bu mümkün varlığın hallerinden bir haldir.

Bu meseleyi bilenler, bu meseleyi gereğince açıklığa kavuşturmadılar. Bu konuda

cahil olduklarından değil; bu mesele, yaratılanlar üzerinde egemen olan kader sırrına

ilişkin olduğundan, bu meseleyi açıklamaktan kaçındılar.

Bil ki, hekimlerin tabiata hizmet ettiği söylendiği gibi, resul ve vârislerinin de genel

olarak ilahi emre hizmet ettikleri söylenir. Halbuki onlar, işin aslına bakılırsa

mümkün varlıkların hallerine hizmet ederler. Ve yaptıkları hizmet, bu mümkün

varlıkların değişmez aynlarının içerisinde bulunduğu hale göredir. Bunun ne şaşılası

bir şey olduğuna bak!

Burada istenir olan hizmet edici, hizmet ettiği kişi için yazılmış olanı (yani, değişmez

ayn’ını) hal ve söz ile bilen hizmet edicidir. Çünkü hekim için, ancak tabiatın suyuna

gittiği ölçüde tabiata hizmet edici denebilir. Tabiat, hastanın bedeninde özel bir

mizaç oluşturmuştur ki, bu kimse bu nedenle “hasta” olarak adlandırılır. Ve eğer

hekim (bu durumda) yardım edecek olsaydı, sadece hastalığı artırmış olurdu.

Böylelikle, hastanın bedenini iyileştirmek için tabiatı hastalıktan alıkoyar. Ne var ki,

sağlık da, hastalığa neden olan mizaca karşı olan başka bir mizaç oluşturulmasıyla

elde edilebileceği için, sağlık da yine tabiattandır. İmdi, bu durumda, tabiata hizmet

edici değildir ve tabiata ancak hastanın bedenini iyileştirmeyerek hizmet edebilir. Ve

o hasta mizacı değiştirmesi de yine tabiat iledir. Tabiata genel yönden [vech-i amm]

değil, özel yönden [vech-i has] hizmet ederek, bu yönde çaba harcar. Çünkü böylesi

bir meselede, geneli kapsayacak bir yaklaşım yoktur. O halde hekim, tabiata hem

hizmet eder, hem de etmez.

Resullerin ve vârislerinin Hakk’a hizmetleri de bunun gibidir. Hak (ilahi emir ile)

yükümlü olanların hallerine iki yönden hükmeder. Kul üzerindeki emir, Hakk’ın

iradesinin gerektirdiği şekilde ortaya çıkar. Ve Hakk’ın iradesi de, Hakk’ın ilminin

gerektirdiği şeye ilişkilenir. Ve Hakk’ın ilmi de, bilinen’in (yani, ayn-ı sabitenin)

kendi zatından Hakk’a verdiği şeye ilişkilenir. Dolayısıyla kul, ancak kendi (ayn-ı

sabitesinin) suretiyle zahir olur.

Böyle olunca, resul ile vâris olan, Allah’ın iradesine değil, Allah’ın iradesiyle olan

ilahi emre hizmet eder. Resul ve vâris olan, yükümlü olan kişinin mutluluğunu

istediğinden dolayı, ona ilahi emir ile gelir. Eğer ilahi iradeyle gelseydi, öğüt

vermezdi. Halbuki resul ve vâris ancak ilahi irade ile öğüt verir. İmdi, resul ve vâris,

nefsler için uhrevî (yani, ahlakî ve manevî) hekimdir. Allah emrettiğinde, O’nun bu

emrine uyar. Allahu Teala’nın emrini gözetir ve O’nun iradesini gözetir ve Hakk’ın,

Kendi iradesine aykırı şeyle kendisine emrettiğini görür. Halbuki yalnızca Hakk’ın

irade ettiği şey olur. Ve böyle olduğundan (yani, Allah irade ettiğinden) dolayıdır ki,

emir ortaya çıktı. İmdi, emri diledi, ortaya çıktı; ve emrolunana emredip de, ortaya

çıkışını dilemediği şey de, emrolunandan ortaya çıkmadı. Bu durum, “karşı gelme”

ve “isyankarlık” olarak adlandırılır. Durum böyle olunca, resul tebliğ edicidir, başka

bir şey değil.

İşte bunun için Resul (sav), içerisindeki “..emrolunduğun gibi dosdoğru ol” [Hud

Suresi, 11/112] sözünden dolayı, “Hud suresi ve benzerleri beni ihtiyarlattı”

buyurdu. İmdi, onu “emrolunduğun gibi” sözü ihtiyarlattı. Çünkü, Allah’ın

iradesine uygun olan ve dolayısıyla gerçekleşebilecek bir şeyle mi, yoksa Allah’ın

iradesine aykırı olan ve dolayısıyla da gerçekleşmeyecek olan bir şeyle mi

emrolunduğunu bilmiyordu. Ve hiç kimse, Allah’ın iradesinin neye hükmettiğini

bilemez. Bunu ancak irade ettiği şeyin gerçekleşmesinden sonra bilir. Ama Allah’ın

basiret gözünü açtığı kimse bunun dışındadır. Bu kimse, mümkün varlıkların

aynlarını değişmez oldukları hal üzre idrak ederek, gördüğü şey doğrultusunda

hüküm verir. Ve bu durum, insanların bazılarında (yani, nebiler ve kâmil velilerde)

zaman zaman olur, ama her zaman olmaz. Nitekim, Hak Teala, “De ki: Benim ile ve

sizin ile ne işlenir, bilmem” [Ahkaf Suresi, 46/9] buyurarak, örtüyü [hicab] apaçık

kıldı — ve istenen, ancak kimi özgül şeylerden haberdar olmaktır, başka değil.




0 Yorum - Yorum Yaz


Füsusul Hikem Adem Bölümü-bölüm 1

Hak Sübhanehu ve Teala, sonsuz sayıdaki Güzel İsimleri’nden dolayıdır ki, bu İsimleri’nin aynlarını görmeyi diledi, veya dilersen şöyle de diyebilirsin: (Varlığının küllî oluşundan dolayı) varlıkla niteleniyor olmaklığıyla, Emr’i (yani, vahidiyet mertebesinde, bütün İlahi İsimlerin aynlarının tecellisini) kendine içkin kılan toplayıcı-varoluşta [kevn-i cami] (yani, İnsan-ı Kâmil’de, İnsan-ı Kâmil’in hakikatinde) Kendi ayn’ını görmeyi ve bu toplayıcı-varoluş’la Kendi sırrını Kendine zahir kılmayı diledi. Çünkü bir şeyin kendini kendinde görmesiyle, kendini kendine ayna olabilecek bir başka şeyde görmesi aynı değildir: Kendini aynada görmek, bakılan yerden yansıyan bir suretin zahir olmasıyla olur. Bu (yansıyan) suretin kendisine zahir olması için, bu yerin (yani, aynanın) olması ve kendisinin bu yere tecelli etmesi gerekir.
Hak bütün bir alemi –yaradılışı kusursuz olmakla birlikte– ruhtan yoksun bir ceset olarak yarattı. Dolayısı ile alem, cilâsız bir ayna gibiydi. Ama, İlahi hükmünün şanı gereği, O hiçbir zaman, üflenen İlahi Nefes olan İlahi Ruh’u kabul etmeyecek bir mahal hazırlamamıştır [tesviye]. Ve Ruh’un kabulü, bu ruhtan yoksun alem suretindeki, daimi tecellinin bitimsiz feyzini kabul etme istidadının açığa çıkmasından başka bir şey değildir. Böylece, (bu bitimsiz feyzi) kabul-edici [kabil] olan dışında bir şey kalmaz — ki, bu kabul-edici’nin (yani, ayn-ı sabitenin) ortaya çıkışı da Feyz-i Akdes’tendir (yani, ayan-ı sabite, Zat’ın tecellisi yoluyla –Zat’ın Kendine ilişkin ilminin suretleri olarak– ortaya çıktığı için Hak’tan başkası değildir). Ve başlangıçta ve sonda, her şey O’ndan olduğu gibi, yine her şey O’na döner. İmdi Emr, alem aynasının cilâlanmasını gerekli kılınca, Âdem bu alem aynasının cilâsı ve bu suretin ruhu oldu.
Öte yandan melekler de, bu suretteki, yani ehlullah’ın ıstılahında “Büyük İnsan” adı verilen alemin suretindeki bazı yetileri [kuvve] oluşturdular. İnsan oluşumu [neş’et-i insaniyye] için hissî ve ruhanî yetiler ne ise, alem sureti için de melekler odur. Bu yetilerin herbiri kendi nefsiyle örtülüdür ve böyle olunca da (İlahi Cem’iyet’in yalnızca kendilerine özgü olduğunu sandıklarından) kendilerinden üstün hiçbir şeyi göremezler (yani, kendi nefslerinde gördükleri kemal, başkalarında bulunan kemali görmelerine engel olur). Çünkü, kendilerince onlar Allah’ın indinde olan bütün

yüksek mertebeler ve yüce menziller için gereken yeterliliğe sahip oldukları zannı içerisindedirler — çünkü onların indinde; hem İlahi Taraf’a [cenab-ı ilahi], hem Hakikatlar Hakikatı [hakikatü’l hakaik] tarafına ve hem de bu sıfatları (yani halkiyyet ve hakkıyyet sıfatlarını) yüklenmiş olan oluşumda, alemin ulvi ve süfli bütün kabul-edebilirliklerini [kabiliyet] içeren Külli Tabiatın gerektirdiği şeye ilişkin olarak İlahi Cemiyyet sözkonusudur. Ama (Külli Tabiat’a ilişkin) bu ilme akılyürütme yoluyla ulaşılamaz, çünkü bu türden ilim ancak ilahi keşf yoluyla gelir; ve ancak ilahi keşf yoluyladır ki, ruhlarını (yani, İlahi İsimlerin kendilerindeki etkilerini) kabul-edici olan alem suretlerinin aslının ne olduğu (yani, Külli Tabiat olduğu) bilinebilir.
Yukarıda sözü edilene, “İnsan” ve “Halife” adı verildi. İnsan adı verilmesi, oluşumunun [neş’et] genel olmasından ve bütün hakikatları kendinde içkin kılmasından dolayıdır. Ve İnsan Hak için, gözdeki görmeyi mümkün kılan gözbebeği gibidir. Böylece ona (“gözbebeği” anlamına gelen) “İnsan” adı verilmiştir. Çünkü Hak, mahlukatına İnsan’dan doğru bakar ve mahlukatına yönelik rahmetini onunla ihsan eder. O ezelî olan sonradan olma insandır [insan-ı hâdis]; ve ebedî olan daimi-oluşumdur [neş’et-i dâimü’l ebedî]; ve ayrımsızlayıcı olan ayrımlayıcı-kelime’dir [kelime-i fasl-ı camî].
Alem insanın varlığıyla tamamlandı. Ve onun aleme nisbeti, mührün, üzerinde bulunduğu yüzük kaşına nisbeti gibidir — sultanın hazineleri üzerine nakşettiği mühür, yüzük kaşının üzerindedir. Ve insana “halife” denmesi bu nedenledir: Nasıl ki sultan hazinelerini mührüyle muhafaza ediyorsa, Allah da mahlukatını halifesiyle muhafaza eder. Üzerinde sultanın mührü oldukça hiç kimse, sultanın izni olmadan bu hazineleri açmaya cüret edemez. Böylece insanı, alemin muhafazasında Kendisine halife kıldı ve alem, içerisinde İnsan-ı Kâmil bulunduğu sürece muhafaza olunacaktır. Görmez misin ki, dünya hazinelerinin mührü olan İnsan-ı Kâmil’in bu dünyadan ayrılmasıyla bu dünyanın üzerindeki mühür parçalanacak olsa, Hakk’ın onda saklayacağı hiçbir şey kalmaz ve içinde olan ne varsa boşalır, herbir parçası (kendi asılları olan) diğer parçalara katışır. Ve her şeyin ahirete intikal etmesiyle, İnsan-ı Kâmil, ahiret hazinelerinin üzerine ebedî (mühür) olarak mühürlenir.
İlahi sureti oluşturan İsimler’in bütünü insanın ortaya çıkışıyla zahir oldu ve böylece insan bu mevcudiyetiyle bütün bir mevcudatı kapsama ve kendinde toplama [cem] ayrıcalığını elde etti. Ve bundandır ki, Allahu Teala’nın meleklere gösterdiği delili oldu. O halde sakın! Çünkü Allah seni, bir başkasından örnek vererek uyarmaktadır ve suçlanan kişinin ne ile suçlandığını dikkatlice düşün! Çünkü Melekler bu halifenin ortaya çıkışının ne anlama geldiğini anlayamadıkları gibi, Hazret-i Hakk’a zatî ibadet için neyin (yani, bütün İlahi İsimlerle ibadetin) gerekli olduğunu da anlayamadılar. Çünkü hiç kimse Hakk’a ilişkin olarak, kendi zatının verdiğinden başkaca hiçbir şey bilmez. Melekler Âdem’in toplayıcılığına [cem’iyet] sahip olmadıkları için, Hakk’ı hangi İlahi İsimler’le tesbih ve takdis ediyorlarsa, ancak bu

kendilerine mahsus İlahi İsimleri anlayabildiler. Melekler, Allahu Teala’nın, kendilerine bilgisi ulaşmamış başka İlahi İsimleri de olduğunu bilmediklerinden, bu İlahi İsimlerle Allah’ı tesbih ve takdis edemediler. Böylece, sözünü ettiğimiz şey (yani, anlayış yokluğu) onlara egemen oldu ve bu halin (yani, bilgisizliğin) hükmü altına girdiler. Oluşumları itibarıyla, “Yeryüzünde bozgunculuk yapacak birini mi yaratacaksın?” [Bakara Suresi, 2/30] dediler. Ama bu, (Âdem’i) kötülemekten başka nedir? Ve kötüledikleri şey, bizatihi bu kötülemeleriyle onların kendisinde ortaya çıktı. Bu şekilde, Âdem’in yapacağını söyledikleri bozgunculuğu, Hakk’a karşı kendileri yapmış oldular. Eğer, oluşumları bunu gerektirmeseydi, Âdem hakkında söylemiş olduklarını söylemezlerdi — ama bu yaptıklarının bilincinde değildiler. Eğer kendilerini bilselerdi, (kendi sınırlılıklarını) bilirlerdi ve eğer bilselerdi bundan sakınırlardı. Âdem’i çekiştirmekle de kalmadılar. Takdis ve tesbih ettikleri şeyle davalarında ileri gittiler. Halbuki Âdem indinde, meleklerde bulunmayan İlahi İsimler vardır. Ve onlar, Rablerini bu isimlerle ne tesbih ne de takdis etmediler.
Allahu Teala, kendimizi sakındıralım ve O’na yönelik edebi öğrenelim ve kendimizde hakikatini gerçeklediğimiz ve kendimizde barındırdığımız şey üzerinde, kayıtlı oluşumuza bakmaksızın, dava gütmeyelim diye bize bunları bildirmektedir. Biz nasıl olur da mutlaklık davası güdebiliriz? Haliyle hallenmediğimiz ve kendisi hakkında bilgi sahibi olmadığımız bir şey hakkında kendimizi gülünç duruma düşürmeksizin nasıl genellemeler yapabiliriz? İşte bu ilahi bilgilendirme, Hakk’ın, edeb sahibi kullarını, iman sahibi kullarını ve halifelerini edeblendirme yoludur.
Ondan sonra, hikmete dönerek şöyle deriz: Bil ki, küllî şeyler [umur-u küllîye] –her ne kadar (duyumsal birer) ayn olarak var olmasalar da– hiç kuşku yok ki, zihinde akılla-kavranabilir ve bilinirdirler. Batın olmaları, onları (duyumsanabilir olan) aynî varlıktan [vücud-i aynî] ayrı kılmaz, tersine, kendilerine aynî varlık olan herşeye hükmeder ve etkide bulunurlar. Gerçekte küllî şeyler (duyumsanabilir olan) aynî varlıklardan ayrı değil, onların ta kendisidirler. Ve küllî şeyler, kendi içlerinde hiçbir zaman akılla-kavranabilir olmaklıktan çıkmazlar. Böylece, akılla-kavranabilir olmaklıkları itibarıyla batın ve (duyumsanabilir) mevcud aynlar [ayan-ı mevcudat] olmaklıkları itibarıyla zahirdirler. Aynî varlıkların herbiri –akıldan sökülüp atılamayan ve akılla-kavranabilir olmaklıktan çıkarlarsa (duyumsanabilir olan) ayn’daki varlıklarından söz edilemeyecek olan– küllî şeylere dayanır. Geçici olan veya geçici-olmayan her aynî varlık için bu durum geçerlidir: aynî varlığın küllî şeye nisbeti, her iki durumda da bir ve aynıdır. Ne var ki, küllî şey tarafından aynî varlıklara verilmiş olan dolayısıyladır ki, bir hükmün gerisingeri küllî şeye dönmesi sözkonusudur; tıpkı ilmin ilim sahibine, hayatın da hayat sahibine nisbetinde olduğu gibi. Şöyle ki:
Hayat akılla-kavranabilir olan bir hakikattir, ilim de öyle. Ve her ikisi de bir diğerinden ayrışıktır. İmdi, Hak Teala’ya ilişkin olarak, O’nda hayat ve ilim olduğunu söyleriz ve “O, Hayat ve İlim Sahibi’dir” deriz. Ve melekte de hayat ve

ilim olduğunu söyleriz ve onun için de “o, hayat ve ilim sahibidir” deriz. Aynı şekilde, insanda da hayat ve ilim olduğunu söyleriz ve onun için de yine “o, hayat ve ilim sahibidir” deriz. Herbirinde, ilmin hakikatı tektir (yani, ilim tek bir hakikata işaret eder), ve aynı şekilde hayatın hakikatı da tektir. Ve onların “ilim sahibi” ve “hayat sahibi” olmaklığa nisbeti de tektir. Ama, Hakk’ın ilmi sözkonusu olduğunda, bu ilmin “kadîm” olduğunu ve insanın ilmi sözkonusu olduğunda bu ilmin “hâdis” olduğunu söyleriz. O halde, bu (kadîm ve hâdis biçimindeki) vasıflandırmayla akılla-kavranabilir hakikatin nasıl görecelik kazandığına ve akılla-kavranabilir şeylerle (duyumsanabilir) aynî varlıklar arasındaki bu bağıntıya bak. İmdi ilim, kendisinde ilim olan kimseye hükmeder ve ona “alim” denir. Ve bu ilimle vasıflanan kimse de, ilmi hâdis ise ilmin hâdis olmaklığına ve ilmi kadîm ise ilmin kadîm olmaklığına hükmeder. Böylece (ilim ve alimin) her ikisi de (yani, akledilebilir tümel ile duyumsanabilir tikel ayn) hem hükmeden hem de hükmolunandır.
Şurası muhakkak ki, akılla-kavranabilir olan küllî şeyler, ayn olarak yok [madum] ve hüküm olarak vardırlar [mevcud]. Nitekim, (küllî şeyler) aynî varlığa nisbet olunduklarında hükmolunandırlar. Hükmolunmayı kabul ederler, ama ayrımlanmayı veya bölünmeyi kabul etmezler, çünkü böyle bir şey onlar için mümkün değildir. Çünkü küllî şeyler, niteledikleri her bir mevcud aynda zatî olarak zahirdirler. Tıpkı herbir insandaki “insanlık”ın, insanların sayısınca bölünmeye uğramaksızın veya çoğalmaksızın, akılla-kavranabilir olarak kalması gibi. Ve aynî varlığı olanla, aynî varlığı olmayan (küllî şey) arasında bağıntı kurulursa, bu varolmayan bir nisbettir [nisbet-i madumiyye]. Bir aynî varlıkla bir diğeri arasındaki bağıntı anlaşılmaya daha yatkındır. Çünkü, ne de olsa, bunların arasında bir birleyici [cami] vardır ki, o da aynî varlık olmaklıklarıdır. Ama, aynî varlığı olanla, aynî varlığı olmayan arasındaki bağıntıda birleyici yoktur ve bağıntı birleyicinin yokluğuyla kurulmuştur. Ve birleyicinin varlığı ile bağıntı daha sağlam ve daha yerincedir.
Ve hiç kuşkusuz, hâdis olanın hâdis olmaklığı, ve kendisini ortaya çıkaran ortaya çıkarıcıya varlık yönünden gereksinimi [iftikâr] olması, kendisinin mümkün olmaklığından dolayıdır. İmdi onun varlığı kendinden değil, başkasındandır. Böyle olduğu için de, gereksinim bağıntısıyla bağıntılanmıştır. Ve Kendisine dayanılıyor olunan; kendi Zat’ından varlığı zorunlu olan, Kendisiyle gani olup, başkasına gereksinimi olmayandır; bu zorunlu olarak böyledir. Böylece, hâdis olan, Kendi Zat’ıyla varlık verene bağıntılanmış oldu. Ve zorunlu varlığın [vacibü’l-vücud], Zat’ıyla onu gerektirmesinden dolayı da, zorunlu oldu. Ve zatıyla, Kendisinden zahir olduğu Zat’a dayanması da, kendisine bütün İsim ve Sıfatlardan nisbet olunan ne varsa –zatî zorunluluk dışında– O’nun suretinde olmasını gerektirdi. Çünkü, hâdis olan hakkında bu (yani, zatı itibarıyla zorunlu olmaklık) sözkonusu değildir ve zorunlu varlık haline gelmiş olsa bile, zorunlu olması, kendisiyle değil, kendisinden başkası yoluyladır.

Ondan sonra, bil ki, iş bizim dediğimiz gibi, yani, O’nun Kendi suretini hâdis olanda zahir kılması şeklinde olunca, Hak Teala, O’na ilişkin ilmi edinebilmemiz için bizi hâdis olan üzerine düşünmeye sevketti ve ayetlerini onda gösterdiğini söyledi. Böylece, O’nun yol gösterdiği şekilde, biz O’nu –Zat’ına özgü olan zorunlu olmaklığı dışında– ancak kendi sahip olduğumuz vasıflar ölçüsünde vasıflandırırız. Ve O’nu kendimizden ve kendimizle bildiğimiz için kendimize nisbet ettiğimiz herşeyi O’na nisbet ettik ve bundandır ki, İlahi haberler bize tercümanların (yani, nebilerin) dili üzere ulaştı ve O, Nefsini bize bizimle vasıflandırdı. Böylece, O’nu müşahede ettiğimizde, kendimizi müşahede ederiz. Ve bizi müşahede ettiğinde, O Kendini müşahede eder.
Her ne kadar bizi ayrımsız kılan [cem] tek bir hakikat [hakikat-ı vahid] üzre olsak da, hiç kuşkusuz, kişi ve tür olarak çok sayıdayızdır. İmdi, biz kesinlikle biliriz ki, kişileri bir diğerinden ayıran bir ayırıcı vardır. Eğer bu olmasaydı, bir’de [vahid] çokluk olmazdı. Böylece, O, bütün vecihleriyle birlikte Kendini vasıflandırdığı vasıflarla bizi vasıflandırmış olsa da, bir ayırıcı olması kaçınılmazdır. Ve bu ayırıcı, mümkün varlığımız için O’na duyduğumuz gereksinimden dolayı, varlığımızın ona dayanması ve O’nun, bizim Kendisine duyduğumuza benzer bir gereksinimden Gani olmasıdır. Bundandır ki O’nun için, yokluktan [adem] varlığın açılması anlamında evveliyetin sözkonusu olmadığı önceden olmaklık ve öncesizlik sözkonusudur. Böylece O, Evvel olmakla birlikte, Kendisine hiçbir varoluşsal evveliyet nisbet olunmaz. Bundandır ki O’na Ahir denir. İmdi O’nun evveliyeti, kayıtlı varlığın evveliyeti olsaydı, bitimi olmayan mümkün şeylerin ahiri olmadığından, O’nun kayıtlı olanın Ahir’i olduğu söylenemezdi. O’nun Ahir olması, bütün herşeyin bize nisbet olunduktan sonra O’na dönmesinden dolayıdır. Böyle olunca o, Evvel olmaklığının kendisinde Ahir ve Ahir olmaklığının kendisinde de Evvel’dir.
Yine bil ki, gerçekte Hak Teala Kendini hem Zahir hem de Batın olarak vasıflandırdı: Ve, gaybımız ile batını idrak edebilmemiz için gayb alemini ve şehadetimizle zahiri idrak edebilmemiz için de şehadet alemini var etti. Ve Kendisini, aynı zamanda da, rıza ve gazabla vasıflandırdı: Ve O’nun gazabından korkalım ve O’nun rızasını umalım diye de alemi, korku ve ümit sahibi olarak var etti. Ve yine Kendisini “Cemîl” ve “Celal Sahibi” olarak vasıflandırdı. Ve bizleri de (celal tecellilerinin müşahede edilmesi olan) heybet ve (cemal tecellilerinin müşahede edilmesi olan) üns üzere var etti — ve O’na nisbet olunan ve O’nunla adlandırılan her şey için bu böyledir. İmdi Hak Teala, alemin hakikatlerini ve bireylerini cami olan İnsan-ı Kâmil’in yaratılışına yöneldiği bu iki sıfat (yani, “Celal” ve “Cemal” sıfatları) için “İki El” ibaresini kullandı. Böyle olunca, alem şehadettir ve (bir cesetten ibaret olan alemin ruhu olmaklığıyla) Halife gayb’dır. Ve bundan dolayıdır ki, Sultan örtünür.
Hak Teala Kendini, (Celal sıfatı olan) tabii cisimlerin oluşturduğu zulmanî perdelerle ve (Cemal sıfatı olan) latif ruhların oluşturduğu nuranî perdelerle vasıflandırdı.

Böyle olunca kesif ve latif olan şeylerden oluşan alem, (kesif, latif olana ve latif de kesif olana perde olduğundan) kendisi için perdenin ta kendisidir. İmdi alem, bu her iki vechinden dolayı, Hakk’ı, Hakk’ın Kendini idrak ettiği vech ile idrak edemez. Ve O’na duyduğu gereksinimle kendini var edenden ayrı olduğunu bilse bile, bu perde [hicab] hiçbir zaman kalkmaz. Çünkü alem, Hakk’ın varlığı olan Zatî varlığın zorunlu oluşunu tadamaz ve O’nu sonsuza dek idrak edemez. Bu demektir ki, Hak Teala; hâdis olanın onda (yani, zatî zorunlulukta) yeri olmamasından dolayı, deneyimleme [zevk] ve şuhud ilmiyle sonsuza dek bilinemez olarak kalır.
İmdi Allahu Teala’nın Âdem’i “İki Eli” arasında cem etmiş olması, onu şereflendirmek içindi. Bundandır ki, Hak Teala İblis’e, “İki Elimle yarattığıma secde etmekten seni alıkoyan nedir?” [Sâd Suresi, 38/75] buyurdu — ki Âdem, Hak Teala’nın İki Eli’ne karşılık gelen iki suretin, yani alemin suretiyle Hakk’ın suretinin cem olmaklığından başka bir şey değildir. İblis ise ancak alemin bir parçası olduğundan, bu cem’iyet onda ortaya çıkmadı. Ve Âdem, bu vasfından dolayı halife oldu. Eğer halife kılındığı şeyde, kendisini halife kılanın suretiyle zahir olmasaydı, kendisine halifelik verilmezdi. Ve eğer, üzerlerine halife kılındığı ve (bundan dolayı) kendisine dayanıyor olan uyrukların bütün talebleri kendinde bulunmasaydı ve onların taleplerini karşılayacak durumda olmasaydı, onlar üzerine halife olmazdı. Böyle olunca kendisine muhtaç olanların tümünü birden kendinde barındırması kaçınılmazdır. Değilse, onların üzerine halife olamaz. Bu takdirde halifelik ancak İnsan-ı Kâmil için geçerlidir. Ve Hak Teala, İnsan-ı Kâmil’in zahirî suretini alemin hakikatlerinden ve suretlerinden ve batınını da Kendi suretinden inşa etti. Ve bunun için İnsan-ı Kâmil’e ilişkin olarak, “Ben onun görmesi ve işitmesi olurum” dedi; “gözü ve kulağı olurum” demedi ve böylece iki sureti birbirinden ayırdı.
Ve böylece o (yani, Halife), alemdeki her varlıkta, bu varlığın hakikatinin talep ettiğincedir. Ama, Halife’den başka (Hakk’ın suretiyle, alemin suretini) cem edici olan yoktur ve o da bu cem’iyete sahip olmaklığı ile üstün oldu. Eğer Hakk’ın mevcudatta (ilahi) suret yoluyla yayınımı olmasaydı, alemin varlığı sözkonusu olmaz ve aynı şekilde, küllî olan akılla-kavranabilir hakikatler için olmasaydı, aynî varlıklarda bir hüküm zahir olmazdı. Ve bu hakikat dolayısıyladır ki, alemin kendi varlığı için Hakk’a gereksinimi olduğu kesinlenmiş oldu.
Herşey müftekir; müstağni olan yok...
Durum budur, sözün gerçeği
Anarsam Tek, Müstağni olan diye
Anlarsın kimden söz ettiğimi
Herşey birbirine bağlı, kaçacak yer yok
Öyleyse anlayıver sözlerimi...
Artık Âdem’in, kendi zahirî sureti olan bedeninin ortaya çıkışındaki hikmeti (yani,
Âdem’in bedeninin alemin hakikatlerinden ve suretlerinden inşa olunmasının, bir
halife olarak, alemin muhtaç olduğu her şey ile kaim olması gerekliliğinden dolayı

olduğunu) öğrendiğin gibi; Âdem’in, kendi batınî sureti olan ruhunun ortaya çıkışındaki hikmeti de (yani, Âdem’in batınî suretinin Hakk’ın sureti üzre inşa olunup, O’nun işitmesi ve görmesi olduğunu) öğrenmiş oldun. Ve bildin ki o, hem halk hem de Hak’tır. Ve onun –kendisiyle Halifeliği hak ettiği– herşeyi birleyici [mecmu] olan rütbesini de bildin. Âdem kendisinden bütün bir insan türünün yaratıldığı bir-olan nefs’tir [nefs-i vahid]. Ki Hak Teala şöyle buyurmaktadır: “Ey insanlar, sizi bir tek nefsten yaratıp, ondan eşini yaratan ve her ikisinden birçok erkekler ve kadınlar çıkaran Rabbinizden sakının!” [Nisa Suresi, 14/1]. O’nun, “Rabbinizden sakının” sözü şu anlama gelir: “Sizden zahir olanı Rabbiniz için korunak [vikaye] kılın, ve sizin için batın olanı da, ki o Rabbinizdir, zahiriniz için korunak kılın.” Ve, gerçekte iş, yergi ve hamddır. Ve (senden zahir olan yerilesi fiillerini Hakk’a izafe etmeyerek) yergiye korunak ol ve hamd ile O’nu kendine korunak kıl ki, ilim ve edeb sahiplerinden olasın.
Sonra, Allahu Teala, Âdem’e ne verdiyse kendisine gösterdi. Ve Âdem’e verdikleri İki Eli arasındaydı. Bir elinde alem ve öbür elinde de Âdem ve herbiri kendi mertebesinde bulunan onun soyundan gelenler vardı. Ve Allahu Teala, ilk büyükbabamıza verdiği şeyi, bana kendi sırrımda gösterdi; ben de bu kitapta, bana getirilen sınırları gözeterek (bu gördüklerimi) yazdım, yoksa (gördüklerim) hakkında bütün bildiklerimi değil. Çünkü bunlar ne bu kitaba, ne de şu an varolan aleme sığar. Bu kitapta, müşahede ettiğim şeyleri, Resulallah’ın –salat ve selam onun üzerine olsun– bana getirdiği sınırlar içerisinde kaleme aldım. Ve kitabımı, ilki bu “Âdem Kelimesindeki İlahi Hikmet” bölümü olmak üzere, şu bölümlere ayırdım:
Şit Kelimesindeki Nefes Hikmeti, Nuh Kelimesindeki Subbuhiyye Hikmeti, İdris Kelimesindeki Kuddusiyye Hikmeti, İbrahim Kelimesindeki Müheyyemiyye Hikmeti, İshak Kelimesindeki Hakkiyye Hikmeti, İsmail Kelimesindeki Aliyye Hikmeti, Yakub Kelimesindeki Ruhiyye Hikmeti, Yusuf Kelimesindeki Nuriyye Hikmeti, Hud Kelimesindeki Ahadiyet Hikmeti, Salih Kelimesindeki Fütuhiyye Hikmeti, Şuayb Kelimesindeki Kalbiyye Hikmeti, Lut Kelimesindeki Melkiyye Hikmeti, Üzeyir Kelimesindeki Kaderiyye Hikmeti, İsa Kelimesindeki Nebeviyye Hikmeti, Süleyman Kelimesindeki Rahmaniyye Hikmeti, Davud Kelimesindeki Vücudiyye Hikmeti, Yunus Kelimesindeki Nefsiyye Hikmeti, Eyyub Kelimesindeki Gaybiyye Hikmeti, Yahya Kelimesindeki Celaliyye Hikmeti, Zekeriya Kelimesindeki Malikiyye Hikmeti, İlyas Kelimesindeki İnasiyye Hikmeti, Lokman Kelimesindeki İhsaniyye Hikmeti, Harun Kelimesindeki İmamiyye Hikmeti, Musa Kelimesindeki Ulviyye Hikmeti, Halid Kelimesindeki Samediyye Hikmeti ve Muhammed Kelimesindeki Ferdiyye Hikmeti..
Ve herbir hikmetin bulunduğu bölüm, bu hikmetin nisbet olunduğu Kelime’dir. Dolayısıyla bu kitapta, Ana Kitab’ın [ümmü’l kitab] getirdiği sınırlar içerisinde, kendimi bu bölümlerde yazmış olduklarımla sınırladım. Ve ancak bana gösterilene uydum ve bana çekilen sınırda durdum. Eğer daha fazlasını yapacak olsaydım buna

güç yetiremezdim çünkü Hazret bunu yapmaktan alıkoyar. Başarı Allah’ındır ve O’ndan başka Rabb yoktur.




0 Yorum - Yorum Yaz


İSHAK KELİMESİNDEKİ HİKMET-İ HAKKİYYE

Nebi’yi kurtaran, bir kurbanın kesilmesi oldu

Ama koçun bağırtısıyla, insanın konuşması nasıl bir olur?

Halbuki Yüce Allah bizim için veya kendisi için koçu yüceltti

Bilmem ki bu yüceltme nedendir?

Kuşku yok, diğer kurbanlıklar ağırlığınca daha değerlidir

Ne var ki, kurban olarak kesilen koçtan daha aşağı oldular.

Bilmek isterdim, küçücük bedeninden ibaret bir koçun

Rahman’ın Halifesi’nin yerini nasıl tutabildiğini.

Bilmez misin ki, bu kurban işinde bir düzenleniş vardır:

Kârda çoğalma ve kayıpta azalmadır o.

İmdi, cansızlardan daha yüce yaratılışta olan yoktur

Ondan sonra değerce yüksek olan bitkilerdir.

Bitkilerden sonra, his sahibi hayvanlar gelir,

Yaratıcılarını bildikleri keşf ve açık delil ile sabittir.

Ve “Âdem” denilen yaratılışa gelince:

O, akıl, fikir ve imanıyla kayıtlıdır.

Sehl el-Tusteri ve benzerimiz olan tahkik ehli böyle dedi,

Çünkü biz ve onlar ihsan makamındayız.

İmdi, işi benim müşahede ettiğim gibi müşahede eden

Gizlide ve açıkta benim söylediğim gibi söyler

Ve bizim sözümüze aykırı olan söze bakma

Ve buğdayı çorak yere ekme!

Onlar, Masum Olan’ın, Kur’an’da söz ettiği sağırlar, dilsizlerdir.

Bil ki –Allah bizi de seni de güçlendirsin– Halil İbrahim aleyhisselam oğluna

(İshak’a) şöyle dedi: “Rüyada seni kurban ettiğimi gördüm” [Saffat Suresi, 37/102].

Ve rüya alemi hayal hazretidir. İbrahim, gördüğü bu rüyayı tabir etmedi. Halbuki,

rüyasında kendisine oğlu (İshak) suretinde görünen (ve dolayısıyla asıl kurban

edilmesi gereken) koçtan başkası değildi. Ama İbrahim’in, gördüğü rüyayı (tabir

etmeksizin) olduğu gibi kabul etmesi (ve İshak’ı gerçekten de kurban etmeye

yeltenmesi) üzerine, İbrahim’in bu vehminden dolayı, Rabb’i, İshak’a koçu [zibh-i

azim] feda etti; ki bu (koçu kurban etmesi) İbrahim’in gördüğü rüyanın –her ne

kadar kendisi bundan haberdar olmasa da– Allah katındaki tabiriydi.

Demek ki, hayal hazretinde görülen suretlerden Allah’ın murad ettiği şeyin ne

olduğunu anlamak için bir başka ilme ihtiyaç vardır. Görmez misin ki, Ebubekir (ra)

rüyayı tabir ettiğinde Resulallah (sav), “Bir kısmını doğru, bir kısmını da yanlış tabir

ettin” buyurdu. Ebubekir, nerede yanlışlık yaptığını sorduysa da Resulallah

Efendimiz bunun hangisi olduğunu söylemedi.

Hak Teala İbrahim aleyhisselam’a seslendiğinde, ona, “Ey İbrahim! Sen rüyada

gördüğünü doğruladın” [Saffat Suresi, 37/104] dedi; yoksa, “rüyada gördüğün

doğruydu,” yani, “rüyanda gördüğün gerçekten de oğlundu” demedi. Çünkü

İbrahim, rüyasını tabir etmeyip, gördüğü şeyi kendisine göründüğü şekilde aldı.

Halbuki rüyanın tabir edilmesi gerekir. Ve bundandır ki (Mısır firavunu) Aziz,

yanındakilere, “Eğer rüya tabir etmeyi biliyorsanız..” [Yunus Suresi, 12/43] demişti.

Tabir, rüyada görülen suretten başka bir şeye izin [cevaz] demektir. Ve (Aziz’in

rüyasında gördüğü) öküzler, kıtlık ve bolluk yıllarıydı.

İbrahim’in rüyasında gördüğü doğru olsaydı, oğlunu kurban etmesi kaçınılmaz

olurdu. Ama o, sadece rüyada gördüğünün oğlu olduğunu doğruladı — ve Allah

indinde ise oğlu suretinde görünen şey gerçekte koçtan [zibh-i azim] başkası değildi.

Bundandır ki, İbrahim’in zihninde oğlunu kurban etme düşüncesi doğunca, koçu

İshak için feda etti. Ama (gerçekte kurban edilmesi emrolunan İshak olmadığından)

bu koç Allah indinde (İshak’a karşılık olarak) feda edilen bir şey değildi (çünkü

kurban edilmesi gereken zaten koçun kendisiydi). İmdi, his (kurbanı) koç olarak

biçimlerken, hayal de İbrahim’in oğlu olarak biçimledi. Eğer hayalde bir koç görmüş

olsaydı, onu oğlu olarak veya bir başka şey olarak tabir ederdi.

Ve sonra Hak Teala şöyle buyurdu: “Bu, apaçık bir imtihandır” [Saffat Suresi,

37/106]. Yani bu, İbrahim’in, rüya durağının [mevtın] tabir gerektirdiğini bilip

bilmediği konusunda bir imtihandır; çünkü O, rüya durağının [mevtın] tabir

gerektirdiğini bilir. Ama İbrahim, gördüğü rüyayı tabir etmesi gerektiğini

düşünemedi [gaflet] ve (bu şekilde) rüya durağının [mevtın] gereğini yerine

getiremediğinden dolayı da, rüyasında gördüğünü doğruladı.

Aynı şekilde, Müsned (yani, Hadis derleme kitabı) sahibi bir imam olan Taki bin

Mahled de düşüncesizlik etti [gaflet]. Resul’ün (sav) şöyle dediğini işitmişti: “Her

kim rüyasında beni görürse, uyanıklıkta beni görmüştür; çünkü şeytan benim

suretime giremez.” Ve Taki bin Mahled rüyasında Resul’ü gördü; ve bu rüyada

Resul kendisine süt içiriyordu. (Uyandığında) rüyada gördüğünü doğruladı; (ve

bunu kendisine kanıtlamak için de) kusarak, içmiş olduğu sütü çıkardı. Eğer rüyasını

tabir edecek olsaydı, içtiği süt kendisinin sahip olacağı birçok ilim olacaktı. (Böyle

yaptığı için,) içtiği süt kadar ilimden Allah onu mahrum kıldı.

Görmez misin ki, Resul (sav) rüyasında kendisine bir kap dolusu süt verildiğini

söyleyerek şöyle buyurdu: “İyice kanıncaya kadar içtim ve kalanını Ömer’e verdim.”

Kendisine, “Ya Resulallah, içtiğiniz sütü ne olarak yorumladınız?” diye

sorulduğunda ise, “İlim” diyerek karşılık verdi. Ve rüya durağının [mevtın] tabir

edilmeyi gerektirdiğini bildiğinden, gördüğü bu sureti süt olmaklığında bırakmadı.

Ve hiç kuşkusuz Nebi’nin (sav) duyularla müşahede edilen sureti Medine’ye

defnedilmiştir. Ve onun ruhunu ve latifesini hiçbir kimse ne başkasında ne de

kendisinde müşahede etmemiştir. Diğer bütün ruhlar için de bu böyledir. İmdi,

Nebi’nin (sav) ruhu, rüyada kendisini gören bir kimseye, toprağa defnedilen

bedeninin suretinde görünür. Ve rüyada görülen sureti, onun bedeninin aynısıdır,

herhangi bir eksiklik sözkonusu değildir. Ve Allah’ın rüya gören kişiyi

korumasından dolayı, şeytanın onun suretine girmesi mümkün değildir. Bundandır

ki, her kim onu bu şekilde görecek olursa; kendisine emrettiği, sakındırdığı veya

bildirdiği ne varsa, bunların hepsini onun kendisinden almış olur. Tıpkı, Nebi (sav)

hayattayken onu görseydi –anlamı ister açık ister örtük olsun, veya hangi şekilde

olursa olsun– söylediklerini nasıl ki ondan almış olacaktıysa, öyle. Ve eğer Nebi

(sav), ona bir şey verecek olsa, bu şeyin hiç kuşkusuz tabir edilmesi gerekir. Ama

eğer hayaldeki şeyin aynısı duyumsal olarak da görülecek olursa, böylesi bir rüyanın

tabir edilmesi gerekmez — işte Halil İbrahim ve Taki bin Mahled bu şekilde,

gördükleri surete, gördükleri kadarınca güvendiler.

Rüya için bu iki yön (yani, tabir etmek ve etmemek) sözkonusu olduğundan,

nübüvvet makamını verdiği İbrahim’e yaptığı ve söyledikleriyle bize edebi öğretti.

Ve bizler de (öğrendiğimiz bu edeb sayesinde) Hakk’ı aklî delilin kabul etmediği bir

surete bürünmüş olarak gördüğümüzde, görülen sureti –ya gören kişinin hali ve

Hakk’ın görüldüğü mekân açısından veya her ikisi açısından– şeriata uygun olan

Hak (anlayışı) doğrultusunda tabir etmemiz gerektiğini bildik. Ve eğer aklî delil,

gördüğümüz şeyi reddetmezse, onu gördüğümüz suret ne ise, o şekilde alıkoyarız —

tıpkı ahirette Hakk’ı gördüğümüzde, O’nu gördüğümüz suret üzre kabul etmemizde

olduğu gibi.

Her bir mevtında Rahman olan Bir’in suretleri vardır — gizli ve açık

Eğer “bu Hak’tır” dersen doğruyu söylemiş olursun

Yok eğer, “bu Hak’tan başka bir şeydir” dersen

Öbür yana (yani, yaratılışa) geçmiş olursun.

O’nun hükmü bir mevtını içerip, diğerini dışlamak değildir

Ve O, kendi hakikatıyla yaratılışta seyrini sürdürür.

Kendini gözler önüne serdiğinde, akıllar

Alışageldikleri aklî delillerle O’nu reddederler

Ama gerçek akıl sahipleri, akıl hazretinde

ve “hayal” denilen şeyde, O’nu kabul ederler.

Ebu Yezid Bistamî bu makamda (yani, keşf-i tam ve şuhud-i âmm makamında) şöyle

demiştir: “Eğer Arş ve onun içerisinde olan her şey, yüzbinlerce kez daha büyük

olsaydı, arifin kalbinin bir köşeciğinde olurdu ve onun farkına bile varmazdı” — ve

bu Ebu Yezid’in (kalbinin) cisimler alemindeki genişliğidir. Ne var ki ben şöyle

diyorum: Varlığı bitimli olmayan şeyin (yani, varoluşsal taayyünatın) bitimli olduğu

varsayılarak, kendisini var eden ayn (ayn-ı vahid) ile birlikte arifin kalbinin bir

köşeciğinde ortaya çıksaydı onun farkına bile varmazdı. Çünkü kalbin, Hakk’ı

kendisine sığdıracak genişlikte olduğu (kudsî hadisle) ortaya konmuş ama

kanmaklıkla nitelenmemiştir. Eğer dolacak olsaydı, kanardı. Nitekim Ebu Yezid de

böyle dedi. (“Muhabbet şarabını kadeh kadeh içtim; ne şarap tükendi, ne de ben

kandım.”) Biz de sözümüzle hiç kuşkusuz bu makama dikkat çektik.

Ey eşyayı Kendi nefsinde yaratan

Yarattığın her şeyi Kendinde toplarsın

Varlığı bitimli olmayan şeyi, Kendi varlığında yaratırsın

Ve Sen hem genişsin, hem de darsın

Eğer Allah’ın yarattığı şey benim kalbimde olaydı

Bütün bu şeyler kalbimde sönük kalırdı

Eğer kalbim Hakk’ı sığdıracak kadar genişse,

Yaratılış onu nasıl daraltsın

Ey bana kulak veren, bu nasıl bir iştir?

İnsan, hayal gücünde, varlığı olmayan ve yalnız hayal gücünde varlık kazanan şeyi

vehimle yaratır. Ve arif, himmetiyle, himmet mahallinin dışında varlığı ortaya çıkan

şeyi yaratır. Ama arifin himmeti, onu korumaktan geri kalmaz. Ve onun yarattığı

şeyi koruması, himmete bir yük oluşturmaz. Arif yarattığı şeyi korumaktan gaflete

düşecek olduğunda, eğer bütün hazretleri zaptetmiş değilse, yarattığı bu şey yok

olur. Bütün hazretleri zaptettiği durumda, böylesi bir gaflet sözkonusu değildir,

yarattığı şeyi hiç kuşkusuz (herhangi) bir hazretten müşahede eder. İmdi, arif bütün

hazretleri kuşatmış olarak, himmetiyle bir şey yaratacak olsa, o yaratılan şeyin sureti

herbir hazrette zahir olur. Bu durumda, (herbiri başka bir hazrette bulunan) suretleri

(belli bir hazretteki) diğer suretlerle korur. Arif, bir hazretten veya birkaç hazretten

gaflete düşse ve fakat yarattığı sureti koruduğu hazretlerden birini müşahede etmeyi

sürdürse, gaflete düşmediği hazretteki bu bir suretin korunmasıyla, bütün suretler

korunmuş olur. Çünkü gerçekte gaflet –ister bütün alemler için, isterse bazı alemler

için olsun– hiçbir zaman genel değildir.

Ve hiç kuşkusuz, burada öyle bir sır açıkladım ki, ehlullahtan olanlar böylesi bir sırrı

açığa vurmaktan kaçınırlar. Burada, kendilerinin Hak oldukları yolundaki

davalarının reddi vardır. Çünkü, Hakk’ın hiçbir zaman hiçbir şeyden gafil olması

sözkonusu olmadığı halde, kulun bir şeyden gafil değilken, başka bir şeyden gafil

olması kaçınılmazdır. İmdi, yarattığı şeyi korumasından dolayı “ben Hakk’ım”

demesi sözkonusudur. Ne var ki, o şeyin suretini koruması, Hakk’ın koruması gibi

değildir. Ve işte biz bu farkı ortaya koyduk. Ve herhangi bir suretten ve bu suretin

bulunduğu hazretten gafleti dolayısıyla, kul hiç kuşkusuz Hak’tan ayrılır. Ve

suretlerin tümünü korumayı sürdürmesine sürdürür de, bunu, bu hazretlerin tümü

içerisinde gafil olmadığı hazrette bu sureti koruyarak yapması nedeniyle, kulun

Hak’tan ayrılması kaçınılmazdır. Çünkü kulun yarattığı sureti gafil olduğu

hazretlerde koruması zımnen sözkonusudur. Ama Hakk’ın yarattığı şeyi koruması

böyle değildir. Çünkü O, yarattığı her sureti ale’t-tayin korur.

Ve bu mesele bana bildirildi. Bu meseleyi, bu kitaptan başka hiçbir yerde hiçbir

kimse yazmamıştı; ne ben, ne de bir başkası. Dolayısıyla bu mesele vaktin benzersiz

incisidir. İmdi, sakın ola ki bundan gafil olma! Çünkü, bir suret ile huzur üzre

olduğun hazret, Hak Teala’nın “Ben Kitap’ta hiçbir şeyi eksik bırakmadım” [En’am

Suresi, 6/38] dediği, olmuş ve olmamış olan herşeyi kendinde toplayan Kitab’ın

(yani, levh-i mahfuz’un) benzeridir.

Bizim söylediklerimizi ancak nefsinde Kur’an olan kimse (yani, bütün hazretleri

kendinde toplamış olan İnsan-ı Kâmil) bilir. Çünkü, takva sahibi bir kimse için

Allahu Teala bir furkan kılar [Enfal Suresi, 8/29] (yani, Hak ve batılı, ve dolayısıyla

da Hak ile halk’ı ayrımlama yeteneği kazandırır). Ve (İnsan-ı Kâmil’e ait olan) bu

furkan da, kendisiyle kulun Rabbinden ayrışık oluşuna ilişkin olarak bu meselede

sözünü ettiğimiz furkan gibidir. Ve bu, en büyük ayrımdır [furkan].

İmdi bir zaman olur ki kul, hiç kuşkusuz Rabb olur

Ve bir zaman olur ki kul, kesinkes kul olur

Ve kul olduğunda Hak’la geniştir

Ve Rabb olduğunda ise darlıktadır

Kul olarak nefsinin gerçekte ne olduğunu görür

Ve Hak’tan istedikleri çoğalır, genişler.

Rabb olarak, mülk ve melekut hazretlerinde

Bütün yaratılışın kendisinden taleplerde bulunduklarını görür

Ama o, zatı itibarıyla, onların isteklerini karşılayamaz

Bundandır ki, bazı arifleri ağlar görürsün

İmdi sen Rabb’in kulu ol; O’nun kulunun Rabb’i olma

Yoksa ateşe ve erimeye düşersin.




0 Yorum - Yorum Yaz


İDRİS KELİMESİNDEKİ HİKMET-İ KUDDUSİYYE

Yüceliğin [ulüvv] iki nisbeti vardır: mekân yüceliği [ulüvv-i mekân] ve mekândaolmaklık

yüceliği [ulüvv-i mekânet]... Mekân yüceliğine, “Onu yüce mekâna

yükselttik” [Meryem Suresi, 19/57] sözüyle işaret edilmiştir ve mekânların en yücesi,

üzerinde felekler aleminin bir değirmen gibi devr-i daim ettiği mekândır, yani Güneş

Feleği’dir ve İdris’in ruhani makamı işte buradadır.

Güneş Feleği’nin altında yedi felek, üzerinde de yine yedi felek vardır ve kendisi

onbeşincidir. Üzerindekiler şunlardır: Felek-i Ahmer, yani Merih (gezegeninin

bulunduğu felek), Müşteri (Jüpiter) Feleği, Zühal (Satürn) Feleği, Menziller Feleği

(Yıldızsız Felek, yani Felek-i Atlas), Burçlar Feleği, Kürsî Feleği ve Arş Feleği... Ve

aşağısında olanlar da şunlardır: Zühre (Venüs) Feleği, Utarid (Merkür) Feleği, Ay

Feleği, Esîr Feleği, Hava Küresi, Su Küresi ve Toprak Küresi... Ve Güneş Feleği,

feleklerin kutbu olması itibarıyla en yüce mekândır.

Mekânda-olmaklık yüceliğine [ulüvv-i mekânet] gelince; bu, bizim için, yani

Muhammedî olanlar içindir. Allahu Teala şöyle buyurdu: “Sizler yüce olanlarsınız ve

Allah (bu yücelikte) sizinle birliktedir..” [Muhammed Suresi, 47/35] Çünkü O,

mekândan aşkın olsa da, mekânda-olmaklık’tan [mekânet] değildir. Böyle

olmasından dolayı, aramızdaki amel-edici nefsler korkunca, Hak Teala, birlikteliği şu

sözlerle sürdürdü: “..Ve O hiçbir amelinizi boşa çıkarmaz” [Muhammed Suresi,

47/35]. Amel mekânı, ilim ise mekânda-olmaklığı [mekânet] talep eder. Ve Allah,

bizim için bu iki yüceliği; yani, amelden dolayı mekân yüceliğiyle, ilimden dolayı

mekânda-olmaklık yüceliğini, ayrımsızlaştırdı [cem]. Ve bundan sonra –bu

birliktelikten herhangi bir biçimde ortaklaşalık anlaşılmasın diye– Kendini

ortaklaşalıktan tenzih ederek, “Yüce Rabbinin Adını tesbih et” [A’lâ Suresi, 87/11]

buyurdu.

İnsan’ın, yani İnsan-ı Kâmil’in varlıkların en yücesi olması şaşılası şeylerdendir. Ama

ona yüceliğin nisbet olunması, ancak tabi olduğu mekân ve mekânda-olmaklık

dolayısıyladır. Yani o, zatından dolayı bir yüceliğe sahip değildir. Onun yüceliği,

içerisinde bulunduğu mekânın veya mekânda-olmaklığın yüceliğinden dolayıdır.

Dolayısıyla yücelik, mekân ve mekânda-olmaklık için sözkonusudur.

Mekân yüceliği şunun gibidir: “Rahman Arş’a oturdu” [Taha Suresi, 20/5] — ve bu

(Arş), mekânların en yücesidir. Mekânda-olmaklık yüceliği de şudur: “O’nun vechi

dışında herşey helak olucudur” [Kasas Suresi, 28/88], “Her şey O’na dönücüdür”

[Hud Suresi, 11/123] ve “Allah’ın yanısıra bir ilah var mıdır?” [Neml Suresi, 27/63].

Ve Allah (İdris hakkında), “Onu yüce bir mekâna yükselttik” dediğinde, “yüce”

kelimesini, mekânı niteleyen övücü bir vasıf olarak dile getirdi. “Ve Rabbin

meleklere, ‘yeryüzünde bir Halife yaratacağım’ dediğinde..” [Bakara Suresi, 19/57] —

işte bu da mekânda-olmaklık yüceliğidir.

Ve melekler hakkında (İblis’e hitaben) söylediği, “İki Elimle yarattığıma secde

etmekten seni alıkoyan nedir? Gururlandın mı, yoksa yüce olanlardan mısın?” [Sâd

Suresi, 38/75] sözleriyle de, yüceliği meleklere özgü kıldı. Eğer bu yücelik

yakıştırması kendilerine melek olmalarından dolayı yapılmış olsaydı, bütün melekler

bu yücelik içre olurdu. Ama, bu yücelik yakıştırmasının bütün melekleri içine alacak

şekilde genelleştirilmemiş olmasından anlıyoruz ki, burada sözü edilen yücelik,

Allah indinde mekânda-olmaklık yüceliğidir. Ve, insanlar arasındaki Halifeler için

de durum böyledir. Halife olmakla elde ettikleri yücelik, zatlarından dolayı bir

yücelik olsaydı, (diğer) bütün insanların (da aynı şekilde) yüce olması gerekirdi.

Ama bu yücelik genel olmadığı için, anlıyoruz ki bu, mekânda-olmaklık yüceliğidir.

“Yüce” [Âli] İsmi, O’nun Güzel İsimleri’ndendir. O’nunla birlikte O’ndan başkası

olmadığından, neye itibarla Yüce’dir? Demek ki, O gerçekte Kendi Zatı itibarıyla

Yüce’dir. Ya da hangi şeyden Yüce’dir? Ancak O var olduğundan, O’nun bu yüceliği

Kendiliğindedir. Ve O, varlık itibarıyla, bütün varlıkların ayn’ı olduğundan,

“sonradan olma” diye adlandırılan şeyler, kendi zatı itibarıyla Yüce’dir. Dolayısıyla

Hak, Kendinden başkası olmadığından, izafî yücelik olmaksızın Yüce’dir. Ve bu

aynlara gelince, onlar için yokluk [adem] sözkonusudur ve onlar yoklukta

yerleşiktirler [sabit] ve varlığın kokusunu koklamamışlardır. İmdi varlıklardaki çok

sayıdaki suretleriyle birlikte, bu aynlar hep kendi hallerinde kalırlar. Öte yandan,

ayrımlaşmamışlıkta [cem’iyet] ayrımsız [cem] olan herşeyin ayn’ı Bir’dir ve çokluğun

[kesret] varlığı İsimler’dedir. Ve İsimler nisbetlerdir. Ve nisbetler, var olmayan

şeylerdir [umur-u ademiyye]; ve ayn’dan, yani Zat’tan başkası yoktur. Ve O, izafet

yoluyla değil, kendi Nefsiyle Yüce’dir. Bundan dolayı, alemde izafi yücelik yoktur;

ne var ki, varlığın vecihleri arasında üstünlük farklılığı vardır. İzafi yücelik ancak

Kendi çoğul vecihleriyle Bir-olan-ayn’da [ayn-ı vahid] vardır. Bu nedenle, bu konuda

(hakikat itibarıyla) “O’dur” ve (taayyün itibarıyla) “O-değildir,” (suret itibarıyla)

“sensin” ve (hakikat itibarıyla) “sen-değilsin” denmiştir.

El-Harraz –ve o Hakk’ın vecihlerinden bir vecih ve kendi nefsinden konuşan, diller

arasında bir dildir– ancak O’nun üzerine kendileriyle hükmedilen zıtların (yani, zıt

İsimlerin) birlenmesiyle Allah’ın bilinebileceğini söylemiştir. O Evvel’dir ve Ahir’dir

ve Zahir’dir ve Batın’dır. O, zahir olanın ta kendisidir ve batın olanın ta kendisidir.

Ve zuhurunu, Kendinden başka görebilecek olan olmadığı gibi, Kendisinden

gizlenebilecek [batın] olan da yoktur. O Kendisiyle zahirdir ve Kendisinden

gizlenmiştir. Ve O, Ebu Said el-Harraz ve benzeri diğerlerinin sonradan olma

isimleridir.

Zahir “Ben” dediğinde, Batın “Hayır” der ve Batın “Ben” dediğinde Zahir “Hayır”

der. Bu, her zıt olan için böyledir (yani, zıtların herbiri kendi zatının gereğini olumlar

ve kendisine aykırı gelen zıttın gereğini olumsuzlar). Ama (bunların her ikisini)

söyleyen birdir ve (bunların her ikisini) işiten de söyleyenin ta kendisidir. (Bu

duruma bir örnek vermek gerekirse:) Nebi, sallallahu aleyhi ve sellem, şöyle

demiştir: “Allah, söz ve eylemle ortaya çıkmadıkça, ümmetimden olanların

içlerinden geçenleri (nefslerinde olup bitenleri) bağışladı.” Ve nefs, kendi içinden

geçirdiklerini kendisi oluşturur; içinden geçenleri işittiği gibi, bunların ne sebeble

oluştuğunu da bilir. Hükümler birbirinden farklı olsa da, ayn bir’dir; ve durumun

böyle olduğunun bilinmemesi sözkonusu değildir, çünkü Hakk’ın sureti olan insan,

kendi nefsinden durumun böyle olduğunu (yani, söyleyen ve işitenin bir olduğunu)

bilir.

Böylece, (bir-olan-ayn’ın taayyün yoluyla çoklaşması ve mertebelerle

farklılaşmasıyla) şeyler birbirinden farklı oldu. Ve sayılar, bilinen basamaklar (10,

100, ...) doğrultusunda “bir”den [vahid] türedi. Böylece nasıl ki “bir” sayıları

varettiyse, sayılar da “bir”e açılım kazandırdı. Öte yandan, sayının [aded] hükmü de

ancak sayılan [ma’dûd] ile zahir oldu. Ve sayıya gelen şeylerin kimisi yok [ma’dum]

ve kimisi de vardır. Bir şey, his itibarıyla var olmadığı halde, akıl itibarıyla var

olabilir. İmdi bir şeyin ya sayı ya da sayılan olması kaçınılmazdır. Böyle olunca

“bir”in üzerine inşa olunarak bir ortaya çıkış kaçınılmaz olur. (Şu halde) “bir”

(sayısı) kendi kendisini ortaya çıkarır. Ve sayıların herbiri –örneğin “dokuz,” “on”

gibi sayılar ve bunların aşağısında olanlar ve bunların üzerinde sonsuz büyüğe kadar

gidenler– tek başlarına birer gerçeklik [hakikat-ı vahid] iseler de, hiçbiri bütünlüğü

kendinde toplamaz. Ve hiçbiri “birlerin toplamı” adıyla anılmaktan kurtulamaz.

Çünkü (birlerin toplamından oluşan) “iki” tek başına bir gerçekliktir; (ve yine

birlerin toplamından oluşan) “üç” de tek başına bir gerçekliktir ve sonraki sayılar

için de durum böyledir. Ve bu sayıların hepsi, (birlerin toplamından oluşmaları

bakımından) bir ise de, hiçbir sayının “bir”in kendisini barındırması, diğerininkiyle

aynı değildir. Böyle olunca toplam [cem], (sayıların ve sayı basamaklarının) hepsini

tutar. Şu halde, toplam, sayılarda sayıların kendileriyle söz sahibidir. Ve onlara,

onların kendileriyle hükmeder. Ve bu şekilde, yirmi basamak zahir oldu (1, 2, 3, 4, 5,

6, 7, 8, 9, 10, 20, 30, 40, 50, 60, 70, 80, 90, 100, 1000). Dolayısıyla bu basamaklar

(birlerin toplamlarından oluşmaları bakımından) bileşimseldir. Böyle olunca, senin

indinde zatından dolayı menfî olan şeyin (yani, vahidin sayı olmamaklığının) ta

kendisini müsbet kılmaktan (yani, sayıların sayı olmayan birlerin toplamından

oluştuğunu doğrulamaktan) kendini kurtaramazsın.

Ve her kim, sayılar hakkında vardığımız sonucu, yani bir’in sayı olmaklığının

değillenmesinin, bir’in sayı olmaklığının kesinlenmesiyle aynı olduğunu anlasa;

gerçekte bilir ki, aşkın [münezzeh] olan Hak, halkta benzeş [müşebbeh] olandır ve

halk, Hâlik’ten ayrışık olsa da, bu böyledir. İmdi iş odur ki, Hâlik mahluktur. Ve yine

iş odur ki, mahluk Hâlik’tir. Her ikisi de bir-olan-ayn’dandır. Belki de, tersine

(hakikat itibarıyla) bir ayn’dır ve (taayyün ve zuhur itibarıyla) çoğul aynlardır. Neyi

görüyor olduğuna bak!

(İsmail, babasına dedi ki:) “Ey babacığım, sana emredileni yap!” [Saffât Suresi,

37/102]. Oğul babasının ta kendisidir. Ve İbrahim, (rüyasında) nefsinden başkasını

boğazlıyor olduğunu görmedi. Ve O, İbrahim’e fidye olarak büyük kurbanı verdi; ve

(rüyada) insan suretinde görünmüş olan bu kurban, (his aleminde) koç suretinde

göründü. Oğul suretinde görünmüştü; hayır, belki de oğul hükmünde görünmüştü

— ve oğul, babasının aynısı olan kişidir. “Ve O, ondan eşini halk etti” [Nisa Suresi,

4/1]. Bu demektir ki, Âdem’in nikâhı, kendi nefsinden başkasıyla olmuş değildir; eşi

ve oğlu kendi nefsindendir. Ve varlık, sayısal çoklukta bir’dir.

Tabiat nedir ve ondan zahir olan nedir? Tabiatın, kendisinden zahir olan yüzünden

eksiklendiğini; ve zahir kılmadıklarıyla da artıklandığını görmedik. Ve Tabiat’tan

zuhur eden, ondan (yani, Tabiat’ın kendisinden) başkası değildir. Ve o, kendisinden

zahir olan şeylerin hükümleri yoluyla suretlerin birbirinden farklı olmasından

dolayı, kendinden zuhur edenle aynı değildir. Ve şu, soğuk ve kurudur; şu diğeri de

sıcak ve kurudur ve bunlar kuru olmalarından dolayı ayrımsızdırlar ve öbürleri

(yani, soğuk ve sıcak) yüzünden de farklılaşmışlardır. Tabiat (bu hükümleri) biraraya

toplayıcıdır [camî]. Ya da, tersine, ayn (yani, ayn-ı vahid) Tabiat’ın ta kendisidir.

Dolayısıyla, tabiat alemi, bir aynadaki suretlerdir. Ya da, tersine, birbirinden farklı

aynalardaki bir surettir. Böylece, bakış açılarının farklı olmasından dolayı, ancak

hayret vardır.

Ve bizim söylediklerimizi bilen kimse, hayrete düşmez. Ve böylesi bir kimse ilimde

ilerlemiş biri olsa bile, bu ilim ancak mahallin hükmüncedir. Ve mahal, değişmez

ayn’ın [ayn-ı sabite] ta kendisidir. Ve Hak, değişmez ayn’la tecelli mahallerinde

çeşitlenir. Böyle olunca da, Kendisi üzerine hükümler çeşitlilik gösterir. Ve O, her

hükmü kabul eder. Ve Kendisi üzerine, ancak tecelli ettiği ayn hükmeder. Böyle

olunca da, (ayn’ın hükmetmekliği dışında Hak üzerine hükmeden) başkaca hiçbir

şey yoktur.

Hak, bu yönüyle halktır, düşün öyleyse

Halk değildir diğer yönüyle de; an, zikret öyleyse...

Kim ki anladı dediklerimi, zayıflamaz basireti

Ve ancak basireti olan anlar bu söylediklerimi...

İster ayrımları kaldır, ister ayrımlar koy — Bir’dir ayn.

Ve baki değildir, kalmaz bir şey çokluktan...

İmdi Kendinden dolayı Yüce olan, varolan şeylerin bütününü ve varolmayan

nisbetleri [niseb-i ademiyye] istiğrâk eden bir kemale sahip olandır. Ve bu kemal,

O’nun bu vasıflardan hiçbirini yitirmemesi ve O’nun bu vasıflardan başkası

olmaması sayesindedir. Ve bu vasıfların ilmî, aklî ve şer’î olarak övülesi veya yerilesi

vasıflar olması bir şey değiştirmez. Ve böylesi bir kemal, ancak “Allah” İsmiyle

adlandırılana özgüdür.

Ama “Allah” ismiyle adlandırılandan başkası olanlar, ya O’nun için (duyumsal

varlıkta) birer tecelli mahallidirler, ya da O’nda (yani, Hakk’ın varlık aynasında, ilahi

ilimde) birer surettirler. Eğer O’nun için tecelli mahalleri varsa, böyle olduğundan

dolayı kaçınılmaz olarak bir tecelli mahalliyle diğeri arasında (İlahi İsimleri

kapsayıcılık yönünden) üstünlük farklılığı ortaya çıkar. Ve eğer bu (Allah’tan başka

olan), O’nda (yani, Hakk’ın varlık aynasında, akıl mertebesinde zahir olan) bir suret

(yani, İlahi İlim’de ortaya çıkan ayan-ı sabiteden biri) olursa, böylesi bir suret için

zatî kemal sözkonusudur; çünkü bu suret, kendisinde zahir olan şeyin ta kendisidir.

Ve, “Allah” olarak adlandırılan için sözkonusu olan, bu suret için de sözkonusudur.

Ve bu suretin O olduğu söylenemeyeceği gibi, O’ndan başka olduğu da söylenemez.

Gerçekte, Ebu Kasım ibn Kasiyy, Hal’ün-Naleyn adlı kitabında, buna, herbir İlahi

İsmin, bütün İlahi İsimler’le isimlendiğini ve onlarla vasıflandığını söyleyerek işaret

etti. Ve burada söylediği şudur ki, herbir İsim Zat’a ve kendisi için sözkonusu edilen

ve kendisi tarafından talep edilen manaya delalet eder. Ve bu İsim, Zat’a delalet

etmesinden dolayı, İlahi İsimler’in hepsini kendinde toplar. Ve tekilleştirdiği

[infırad] anlama delalet etmesiyle de, Rab ve Hâlik ve Musavvir ve benzeri diğerleri

gibi, diğerlerinden ayrışır. Ve İsim, Zat’tan dolayı, adlandırılanın ta kendisidir. Ve

İsim, kendisi için sözkonusu edilen kendine özgü anlamından dolayı,

adlandırılandan başkadır.

Eğer sözünü etmiş olduklarımızdan (Zatî) yüceliğin ne olduğunu anladıysan; bunun,

mekân veya mekânda-olmaklık yüceliği olmadığını da anlamış olmalısın. Çünkü,

mekânda-olmaklık yüceliği sultan ve hakimler ve vezirler ve kadılar ve –bu mevki

için yeterliliği bulunsun bulunmasın– amir olan herbir mevki sahibine özgüdür. Ama

sıfat yoluyla yücelik böyle değildir. Çünkü bir kimse, insanların en alimi olsa da, bu

kimseye; insanların en cahili de olsa, hükmetme mevkiinde bulunan bir kimse

tarafından hükmedilebilir. Böyle olunca, amirin yüceliği, mekânda-olmaklık’tan

dolayı yüceliktir. Onun yüceliği, kendisine tabi olanlara hükmetmesi bakımındandır

ve böyle olunca da o, kendinden bir yüceliğe sahip değildir. Dolayısıyla, bulunduğu

mevkiden alındığında, yüksekte bulunmaklığı ortadan kalkar. Ama, alim için durum

böyle değildir.




0 Yorum - Yorum Yaz


İBRAHİM KELİMESİNDEKİ HİKMET-İ MÜHEYYEMİYYE

İbrahim aleyhisselam’ın “Halil” olarak adlandırılması, zat-ı Halil’in, Zat-ı İlahiye’nin

vasıflandığı Sıfatların tümüne birden bürünmesi [duhul] ve onlara nüfuz etmesinden

dolayıdır. Şair şöyle der: “Ruhum, bedenimin uzuvlarına nasıl nüfuz etmişse, Sen de

aynı şekilde uzuvlarımın bütününe nüfuz ettin; Halil’in Halil olması işte böylece

oldu.” Bu tıpkı rengin, renge boyanana nüfuz etmesi gibidir: araz, cevherin

bulunduğu mahaldedir, ona ulanmıştır ama bununla birlikte, arazın (yani, rengin) bu

nüfuz edişi cevherin (yani, renge boyanan şeyin) yer tutmaklığı gibi değildir. Veya

İbrahim’e “Halil” adının verilmesi Hakk’ın onun suretinin varlığına nüfuz etmiş

olmasından [tahallül] dolayıdır. Her iki yaklaşım da geçerlidir — çünkü her

hükmün, kendi sınırlarını aşmayan kendine özgü bir yerindeliği vardır.

Görmez misin ki, Hak, sonradan olma [hâdis] şeylerin sıfatlarıyla ve hatta kusurlu ve

yerilesi sıfatlarla zahir olduğunu Kendinden haber vermiştir. Ve görmez misin ki,

yaratılmış olan (İnsan-ı Kâmil) başından sonuna dek Hakk’ın sıfatlarıyla zahir

olmuştur. Ve nasıl ki, Hakk’ın bütün sıfatları yaratılmış olanın (yani, İnsan-ı

Kâmil’in) sıfatlarıysa, sonradan olmaklık sıfatları da Hakk’ın sıfatlarından başka bir

şey değildir. “Hamd Allah’a mahsustur” [Fatiha Suresi, 1/1] sözü, her övenin

[hamid] yüceltmesinin ve her övülenin [mahmud] yüceltilmesinin sonuçta Allah’a

dönmesi anlamına gelir. Ve, her şey O’na döner. İmdi, bu geri dönüş hükmü yerilesi

ve övülesi şeyleri içine alır — ve varlıkta övülesi veya yerilesi olandan başkası

yoktur.

Bil ki, herhangi bir şey ancak bir başkasına yüklenmiş olduğunda ona nüfuz edebilir.

Nüfuz eden –yani etkin olan– nüfuz edilenle örtülmüştür. Hal böyle olunca, edilgin

olmaklığıyla nüfuz edilen zahir ve etkin olmaklığıyla nüfuz eden de batındır. Ve

batın olan eyleyici, zahir olan için gıdadır; tıpkı, bir yün parçasının, kendisine nüfuz

eden suyla şişmesi ve genişlemesinde olduğu gibi.

Eğer, Hak Zahir ve mahluk O’nda batın ise, mahluk Hakk’ın bütün İsimleri’ni,

O’nun işitmesini, görmesini, O’nun bütün nisbetlerini ve O’nun ilmini yüklenmiştir.

Ama eğer mahluk zahir ve Hak onda Batın ise, o halde Hak –kudsî hadiste

belirtildiği gibi– mahlukun işitmesindedir, onun görmesinde, elinde, ayağında ve

onun bütün yetilerindedir.

Eğer Zat-ı ilahiye bu nisbetlerden arınık olsaydı, bir ilah olmazdı ve bu nisbetler

bizim aynlarımızla sonradan ortaya çıktılar, öyle ki ilah kılmaklığımızla, O’nu ilah

kılan bizleriz. Bundandır ki, bizler bilinmedikçe ilah da bilinmez. Resulallah (sav),

“Nefsini bilen, Rabbini bilir” demiştir ve o yaratılış içerisinde hiç kuşkusuz Allah’ı en

iyi bilen kimsedir. Ebu Hamid gibi bazı alimler, Allah’ın, aleme bakılmaksızın

bilinebileceğini söylemişlerdir — ama bu doğru değildir. Evet, Zat’ın kadîm ve ezelî

olduğu (aleme bakılmaksızın) bilinebilir, ama ilah-kılan [me’luh] bilinmeyince, Zat’ın

ilah olduğu bilinemez; o halde, ilah-kılan, ilahın delilidir.

Ardından, ikinci halde (yani, cem makamında) gelen keşf, gerçekte Hakk’ın

Kendisi’ne ve Uluhiyeti’ne ilişkin delilin, yine Kendisi olduğunu ve gerçekte alemin,

(bu alem içerisinde yer alan) bireylerin değişmez aynları [ayan-ı sabite] suretlerinde

(diğer deyişle, aynların aynasında) Hakk’ın tecellisinden başka bir şey olmadığını ve

öte yandan da Hakk’ın tecellisi olmaksızın bu değişmez aynların var olmasının

mümkün olmadığını açığa vurur. Bu keşf aynı zamanda, O’nun Kendisini, bu

aynların hakikatlerine ve hallerine göre çeşitlendirdiğini ve birbirinden farklı

suretlerde zahir kıldığını ve dolayısıyla farklı suretlerde tasavvur olunduğunu da

açığa vurur. Ve bu (haldeki) keşf, Hakk’ın bizim ilahımız olduğuna ilişkin ilmin

oluşmasından sonradır.

Bundan sonra (cem’den-sonra-fark makamında) son bir keşf daha gelir ki,

suretlerimizi (yani, değişmez aynlarımızın suretlerini) sana Hak’ta (Hakk’ın

aynasında) zahir kılar, ve Hak’ta (ayna mesabesinde olan Hakk’ın varlığında)

bazımız (yani, bazı aynlar) diğer bazılarına zahir olur, bazımız diğer bazılarını bilir

ve bazımız diğer bazılarından (ilim sahibi olma yönünden) ayrışırlar. Bizden bazımız

bu marifetin bize (aynlarımızın Hakk’a verdiğince) Hak’ta bizden geldiğini bilir, ve

bazımız da bu marifetin bize bizden geldiği İlahi İlim Hazreti konusunda cahildirler.

Cahillerden olmaktan Allah’a sığınırım!

Bu iki keşf ile birlikte, O, bizim üzerimize ancak bizimle hükmeder; belki de daha

doğrusu biz kendi üzerimize hükmederiz — ama O’nda. İşte bu nedenledir ki,

Allahu Teala, perdelenmiş olanlar neden başlarına kendi arzularına aykırı şeyler

geldiğini sorduklarında, buna karşılık olarak, “Apaçık delil Allah’ındır” [En’am

Suresi, 6/149] buyurdu. Ve Hak onlar için “sak”ı (yani, kendi hakikatleri olan

değişmez aynlarını) gösterir ve bu, aramızdan arif olanların keşfetmiş olduğu şeydir.

Ve bu arifler, perdeli olanların Hakk’ın yaptığını iddia ettikleri şeyi Hakk’ın

yapmadığını, ama bunun kendilerinden olduğunu görürler. Ve gerçekte Hak onları,

İlim Hazreti’ndeki değişmezlikleri üzre bilir. Böylelikle perdelenmiş olanların delili

geçersiz kılınır ve geriye Allah’ın apaçık delili kalır.

Eğer, “Dileseydi, hepinizi hidayete erdirirdi” [En’am Suresi, 6/149] sözü ne anlama

gelir diye soracak olursan, deriz ki: “..seydi” takısı varsa, bu sakınma içindir ve

Hakk’ın meşiyyeti, şey ne üzre ise onu dilemektir. Ama aklî delil, mümkün bir şeyin

ayn’ının bir şeyi ya da o şeyin karşıtını kabul edebilir olduğuna hükmeder. Bu iki

akılla-kavranabilir olan hükümden biri vaki olduğunda, bu vaki olan hüküm, bu

mümkün şeyin kendi değişmezliği [sübut] halinde kendisi üzre bulunduğu şeydir.

“Hidayet ederdi” sözü, “apaçık gösterirdi” anlamına gelir. Hak, şeyin, kendisinde ne

üzre değişmez olduğunu anlaması yönünde bütün mümkün şeylerin basiret gözünü

açmış değildir. Sonuçta bazısı ilim sahibi, bazısı ise cahildir. Ve Allah dilemedi, ve

herkese hidayet etmedi ve dileyecek de, hidayet edecek de değildir. Ve “dilerse”

sözü için de aynı durum geçerlidir. Allah, olmayacak şeyi hiç diler mi?

Böylece, Hakk’ın meşiyyeti tek bir şeye bağlıdır, yani meşiyyet ilme tâbi bir nisbettir

ve malum olan, sen ve senin hallerindir. Ve ilmin malum üzerinde hiçbir etkisi

yoktur, tersine malum’un alim üzerinde bir etkisi vardır — ayn’ında her ne üzre ise,

kendinden onu verir.

İlahi hitap, ancak muhatapların üzerinde anlaştıkları şey üzre ve aklî kurgulamanın

verdiği şey üzre geldi. Ve bu ilahi hitap, keşfin verdiği şey üzre gelmedi. Bundandır

ki, mü’minler çok sayıda oldukları halde, keşf ehli arifler az sayıdadır.

Bizim aramızdan (ilahi ilim’de) bilinen bir makamı [makam-ı malum] olmayan ve bu

makamda bulunmayan yoktur. Ve bilinen makam, değişmezliği içerisinde kendisiyle

olduğun ve varlığında kendisiyle zahir bulunduğun şeydir — ve bu, senin için varlık

sözkonusu olduğunda böyledir. Eğer (birinci keşfin verdiği marifetle) varlığın sana

değil de Hakk’a ait olduğu kesinlenirse, hüküm Hakk’ın varlığında hiç kuşkusuz

senin hükmündür. Ve eğer (ikinci keşfin verdiği marifetle) senin varolmaklığın

kesinlenecek olursa, o zaman hüküm hiç kuşkusuz (senin Hakk’a vermiş olduğun

hüküm doğrultusunda) senin üzerinedir. Ve hüküm verici olan Hak olsa bile,

Hakk’ın hüküm vermekliği, senin üzerine varlık saçmaktan [feyz] ibarettir ve kendin

üzerine hükmeden ancak kendinsindir. O halde, ancak kendi nefsini öv ve kendi

nefsini yer.

Artık geriye varlık saçtığı için Hakk’a hamd etmekten başka bir şey kalmaz — çünkü

bu (yani, varlık saçıcı olmaklık) gerçekte O’ndandır, senden değil… Ve sen

hükümlerle O’nun gıdasısın ve O, varlıkla senin gıdandır. İmdi, sende kendini

gösteren (hüküm vermeklik), Hak’ta kendini gösterdi. Hüküm vermeklik, O’ndan

sana ve senden O’nadır. Aradaki fark şudur ki, sen “yükümlü” olarak adlandırılırsın

— ve Hak seni ancak kendi haline ve istidadına göre, “beni yükümlü kıl” dediğin

şeyle yükümlü kıldı. Ama Hak, “yükümlü” olarak adlandırılmaz.

O (bütün İsimlerine mazhar oluşumdan dolayı) beni över, ben de O’nu,

O (taleplerime icabet etmekle) bana kulluktadır, ben de O’na.

Belli bir halde (cem makamında) O’nu isbat eder,

Ve (kesretteki) aynlarda O’nu nefy ederim.

O beni bilir, ben (suretlerde zahir olmaklığında) O’nu inkar ederim,

O’nu (ceman ve tafsilen) bilir ve O’nu müşahede ederim.

O bizden nasıl gani olabilir ki,

Ben O’na (zuhura gelişinde) yardım eder ve O’na varoluş veririm.

İşte bundandır ki O’nu bileyim diye beni varetti

Ve O’nu (kendi ilmimde) varettim.

Ve (“Bilinmek istedim…” şeklindeki) hadis bize bu mana ile geldi

Ve O’nun amacı bende gerçekleşti.

Ve İbrahim aleyhisselam (Hak Teala’nın zahir olduğu bütün ilahi makamlara zuhur

mahalli olma mertebesinde, bu makamlara nüfuz ederek Hakk’ın gıdası olmasıyla ve

Hak da, İbrahim’in bütün hakikatlerine ve yetilerine nüfuz ederek Varlığı ile

İbrahim’in gıdası olmasıyla), kendisine “Halil” denildiği bu mertebeye eriştiğinden,

konuklarını doyurmak kendisi için bir adet haline geldi. İbn Meserre, onun Mikail ile

birlikte, bir rızk kaynağı olduğunu söyledi. Ki rızıklar rızıklandırılanların gıdasıdır.

Gıda, her parçaya nüfuz ederek, beslenen kişinin zatına nüfuz eder. Ne var ki burada

(yani, ilahi cem’iyette) parçalar yoktur — İbrahim aleyhisselam “İlahi İsimler”

denilen bütün ilahi makamlara nüfuz etmiş ve Hak celle ve ala’nın Zatı da onda

zahir olmuştur.

Kanıtlandığı üzre bizler O’nunuz

Tıpkı aynı zamanda kendimize ait olduğumuz gibi.

Ve O bana ancak varlık verir

Ve (O bizimle zahir olduğundan) biz O’nun içiniz

Ve (kendi aynlarımızla zahir olduğumuzdan) kendimiz içiniz.

Benim için iki vecih vardır: “O” ve “ben”

Ve O’nun Ben-liğinin zuhurunda “Ben” yoktur.

Ama ben O’nun zuhur mahalliyim

Ve bizler onun için bir kap gibiyiz.

Ve Allahu Teala hak olanı söyler ve doğru yola iletir.



Takvim
Saat
Hava Durumu
Site Haritası
Döviz Bilgileri
AlışSatış
Dolar7.30957.3388
Euro8.65038.6850